CUMHURIYET AHLAK ÜSTÜNLÜĞÜNE DAYANAN BİR ÜLKÜDÜR, CUMHURİYET ERDEMDİR

Atatürk’ün Tarih Öğretmenleriyle Bir Sohbeti

Atatürk’ün Tarih Öğretmenleriyle Bir Sohbeti

Öğretmenimiz Mim Kâzım (Kızıltuğ) anlatıyor:

“Kış aylarının kasvetli günlerinden biriydi. Okulda yatılı öğrenciydik. Dersimiz Tarih’ti. Kıymetli öğretmenimiz Cemal Bey:

—Çocuklar, size başımdan geçen, hayatımda asla unutamayacağım bir hatırayı anlatacağım… Dedi ve sözüne şöyle devam etti:

—1930 yılında gene böyle bir yatılı okulun Tarih muallimi idim. Dersimiz, Yeni Çağlar idi. Ben hararetli bir şekilde konuyu anlatıyor, misaller göstererek öğrencileri bilgilendiriyordum. Birden kapı açıldı, içeriye okul müdürü ile Büyük Gazi girdi. Heyecanlanmış ve şaşırmıştım. Dersi keserek yanına gittim. “Hoş geldiniz Paşam.” dedim. Bana ve öğrencilere tebessümle iltifat ederek:

—Hocam dersinize devam ediniz. Dedi.

Dersten sonra Müdürlük odasında toplanmıştık. Gazi, Tarih öğretmenlerine hitaben dedi ki:

—Sizler, üzerinize büyük bir mesuliyet almış bulunuyorsunuz. Genç dimağlar, ancak sizlerden ilham alacak ve kurtulan vatanı mamur kılacaklardır. Bir talebe, Cebirden bir formül unutabilir, kimyadan belki bir madeni hatırlayamaz. Fakat Efendiler; bir talebe, tarihini asla unutmamalıdır ve ona tarihi unutturulmamalıdır. O talebe, şanlı tarihinin bir sahifesini unuttuğu gün, memleket uçuruma yuvarlanıyor demektir. İşte kıymetli Tarih muallimi efendilerden isteğim şudur ki, verdikleri derslerin mesuliyetini idrak etsinler ve ona göre ellerine teslim edilen genç dimağlara hakikatleri işlesinler. Bu yapıldığı gün, Tarih muallimleri, memlekete en az kanını tarihi için dökmüş kahramanlar kadar hizmet etmiş olurlar. Aksi halde kabahat tarihini bilmeyen gençte değil, muallimdedir. Bunu asla affetmem.”



ATATÜRK'ÜN 2923 NUTKU

 1923 NUTKU


"Sayın gençler, hayat mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı hayatta yalnız iki şey vardır: Galip olmak, mağlup olmak. Size, Türk gençliğine bırakacağımız vicdani emanet, yalnız ve daima galip olmaktır ve eminim daima galip olacaksınız

Milletin yükselme gerek ve şartları için yapılacak şeylerde, aulacak adımlarda kesinlikle tereddüt etmeyin. Milleti o yükselme merhale- sine götürmek için dikilecek engellere hep birlikte mani olacağız.

Bunun için dimağlarımıza, irfanlarımıza, bil gimize, icap ederse bileklerimize, pazılarımıza, bacaklarımıza müracaat edecek, fakat neticede mutlaka ve mutlaka o gayeye varacağız. Bu millet, sizin gibi evlatlarıyla layık olduğu olgun- luk derecesini bulacaktır.




Heredot tarihi der ki, Anadoluya Şakalar / İskitler hakimdi

 LÜTFEN BU YAZIYI OKUYUN, OKUTUN, ARŞİVLEYİN...

"Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yapılan kazılarda çıkan kemiklerin DNA analizleri şaşırtıcı gerçekleri ortaya koyuyor.

Herodot tarihi der ki;

M.Ö.625 yılında Zile yakınlarında Pers ordusu bir hile ile Saka/iskit ordusunu(Alper Tunga'yı) yenene kadar tüm Anadolu"ya Saka'lar hakimdi.

Saka'lar MÖ. 5. Yy.da Altından elbise yaparken, o tarihte ne Rus vardı, ne Alman ne de Fransız vardı.

Biraz daha geriye gidelim...

Sümerlere( yani orta asyali Kengerler)

Turukku'ya, "Türk" Turku krallığına gidelim...

Çünkü Anadolu medeniyetini kuranların eski Yunan Medeniyeti olduğu tezi bize yıllardır yutturulmustu ya.... biraz öfkeliyiz bu tarihi yalanlara karşı!

Iste, şimdilerde dünya çapında Arkeoloji Profösörleri topraktan çıkardıkları kemiklerin Dna'larıyla o yöredeki köylülerin DNA'larını karşılaşınca şok geciriyorlar.. çünkü Dna'ları yüzde 97 uyumlu.

Örneğin;

Antik Burdur -İsparta tarihi Aglasun kazılarından...

Burdur ve Isparta'da ki SAGALASSOS uygarlığı da Ön-Türk uygarlığı çıktı.

Belçika LEUVEN Katolik üniversitesi'nden Prof.Dr. Matc WAELKENS, Ağlasun kasabasında yaptığı kazılar esnasında ortaya çıkan kemiklerin DNA’sını köylülerle karsılaştırınca şok oldu. Toprak altından çıkan 6-8 bin yıl öncesinin kemikleriyle çalıştırdığı işçi-köylülerin dna'sı yüzde 97 aynı çıktı) yani onlar da Ön-Türklerin bir kolu olan SAGALASSOS çıktı.

Frigya'si da boyle Yazilitaşı da böyle,

Urartu'su da böyle Hitit' i de boyle...

Eskiden Batılı Arkeolog"lar buluntuları çalıp çırpıp ülkelerine kaçırıp, Anadolu tarihini uyduruk Helen diye bize kakalasalar da bizimkiler de aksini ispat etmeyi başarıyor hele şükür...

buna bir örnek de Assos;

Assos"u kuranlar da Ön-Türklerin bir kolu Lelegler ve Pelasglar çıktı....

Ey Atatürk sen ne büyuk adam çıkıyorsun her geçen gün böyle...

Teee Alacahöyük kazılarını yaptırdığında bunları söylemiştin, sana inanmayanlar utansın!

Kemalist tarih tezi diye küçümseyip kenara atılan "Türk Tarih Tezinin Ana Hatları" kitabını okullardan kaldırtanlar utansın!...

Anadolu uygarlığını eski Yunan'ın kurduğu tezi bize yutturuldu demiştik!

Oysa Helenlerin bile 3/4'ü Ön-Türk çıktı.

Ön-Türk Pelasglar ile Kuzey Batı Avrupa topluluğu olan Dorların karışımından oluşmuş Helenler.

Daha sonra da bu karışıma diğer Ön-Türk halkları Traklar ve Mekadonlar eklenmişti.

Sırada ne var?

Tabi ki Göbeklitepe Ön-Türk uygarlığıyla, Turukku krallığı ve yine Urumiye deki Urmu teorisini de ögreteceğiz halkımıza...

S.N Kramer ile Prof. Osman Turan hoca,

Sümerce'deki 950 kelimenin kokeni Türkçedir dedi veeee batıda ki diyaspora tarihcileri sus pus oldular....

Ahh bu kelimeler Türkçe degilde, örnegin; Yunanca yada Ermenice çıksaydıııı....

o zaman dünyayı ayağa kaldırırlardı...

Anladınız sebebini de değil mi?...

Sonuç:

Q Bugün Hun/Macarlardan, Almanlara, İtalyanlardan (Etruksler=Ön-Türklerin bir kolu), İspanyol'a, hatta İngiliz ve İskoclara kadar neredeyse tüm batı tarihini Sakalara /Iskitlere bağlama telaşında....

Hemen hepsi köklerini Azerbaycan'in Gobulistanına, Albania'sina, Gabanasına ve daha kuzeyine bağlamaya basladı...

çünkü biraz geri gidince tarihleri kökleri olmadığını öğrendiler.

Antik Yunan tanrılarının bile Mısırdan çalıntı olduğunu öğrendiler.(bunu ilk kez Herodot da demişti ama her ne hikmetse unutmuslardı...)

Batı artık "Kara Atena" yı yazdı...

tarihi ile yüzlesip köklerini Türklere bağlıyor....

Bu aslında iyi bir şeydir, ticari açıdan da tarihi bir firsat olabilir. İs bilenin demiş atalarımiz...

Artık Turklüğümüzle Atatürk gibi gurur duyabileceğiz, tabi Atalar kültüne inanan bizim gibi köklü hissiyati olanlar duyacak... "


Bahtiyar Aydın.

26 Ağustos 2018 Istanbul


Fotoğraf, Atatürk, Millet Çiftliği'nde.

Yalova/1930



Evrensel Işık Atatürk'ün son sözü

 Aleykümselâm


Çocukluğu yatılı okullarda geçti.

Hayatı boyunca cephelerdeydi.

Hep olumsuz fiziki şartlarda yaşadı.

Bu nedenle, 

ömrü boyunca sağlık sorunlarıyla boğuştu.

Manastır'da, 

henüz 15 yaşındayken sıtmaya yakalandı, 

tek başına evine gidemeyecek haldeydi, 

annesi Zübeyde geldi, Selanik'e götürdü, 

iki ay ateşler içinde yattı. 

Ölümden ilk dönüşüydü.


1912'de Derne'deyken 

dişlerinden rahatsızlandı, apse yapmıştı, 

Diş Hekimi yoktu. 

Kendisi gibi kaçak olarak Trablus'a gelen Cerrah Mim Kemâl tarafından dişi çekildi.

Derne'de vuruşurken, 

uçaktan bomba atıldı, şarapnelden sıçrayan kireçtaşı parçası sol gözüne girdi, 

gözü kan doldu, yanıklı yara oluştu.

Mendille bağlattı. 

Çarpışmayı bırakıp hastaneye gitmedi.

Üç ay o halde direndi.

Şiddetli ağrılar yüzünden okunuyordu, günışığına bile bakamıyordu.

Kuşçubaşı Eşref Bey, 

o günlere dair hatıralarında şunları yazmıştı: “Mustafa Kemâl Beyin ağrıları nüksettiği zaman ne oturabiliyor, ne yatabiliyordu, 

acilen bir göz uzmanı tarafından 

muayene edilmesi lâzımdı, 

Avusturyalı profesör Fuchs'a gitmesi istendi, karşı çıktı, ‘Bu hayati devirde sizleri yalnız bırakıp nasıl giderim, zaten kaç kişiyiz' diyordu.”


Kasım 1912'de Trablus'tan ayrıldılar, 

Viyana'ya gitti, profesör Ernst Fuchs tarafından sol gözünden ameliyat edildi, 

10 gün orada kaldı.


Ağustos 1915'te 

Conkbayırı'nı temizlemek için 

süngü hücumu başlatmıştı, 

karşıdan yoğun top atışı vardı, 

göğsüne bir şey çarptığını hissetti, 

üniforması yırtılmıştı, kan yayılıyordu, 

sağ cebindeki saatine şarapnel isabet etmişti. Can arkadaşı Conker yanıbaşındaydı, 

başından aşağı kaynar sular döküldü, “vuruldun” diye mırıldandı. 

Nuri'nin ağzını kapattı, “sus” dedi, 

“sus, Asker duymasın.”


Eylül 1915… 

Çanakkale'de günlerce gecelerce 

yağmur altında kalmışlardı, üşütmüştü, 

yüksek ateşi vardı, titriyordu, 

öksürükten neredeyse ciğerleri parçalanıyordu. Tabip Yarbay İbrahim Tali Bey 

hatıratına şunları yazdı: 

“Kendisini ciddi surette hasta buldum, İstanbul'da tedavi edilmesinde ısrar ediliyordu, kabul etmiyordu.”

Liman von Sanders duymuştu, 

çadırına ziyarete geldi, bitkin halde buldu, derhal emir verdi, 

Almanya'nın İstanbul büyükelçiliğinde görevli doktor Ernest Jackh'ı getirtti.

Doktor Jackh ilk muayenesinden sonra 

hatıra defterine şu notu düştü: 

“Mustafa Kemâl ağır surette hastaydı, malarya'ya (sıtma) yakalanmıştı, 

o kadar zayıflamıştı ki ilkin tanıyamadım.”

İyileşmesi 20 gün sürdü.


1918… 

Vahdettin'le Almanya seyahatinden dönmüştü, Pera Palas'ın 101 numaralı odasında 

böbrek ağrısıyla kıvranıyordu.

Sol böbreğinde kolibasiline bağlı 

iltihap saptandı, 

doktor arkadaşı Rasim Ferit'in ısrarıyla Viyana'ya gitti, Cottage Senatoryumu'nda 

üç hafta yattı. 

Tedavisini üstlenen Profesör Zuckerlandl, Karlsbad'a gitmesini, Profesör Vermer'in kontrolüne girmesini tavsiye etti.

Kaplıcalarıyla ünlü şirin bir şehirdi, 

iki oda bir salon apartman dairesi kiraladı, 

her sabah saat 8'de düzenli olarak 

hamama gidiyor, klasik müzik yayını 

yapılan binada sıcak su havuzlarına giriyor, buhar banyosu yapıyordu. 

Hemşireler görevliydi, banklarda ter atanların başından aşağı uzun saplı maşrapalarla 

sıcak su döküyorlardı.

Profesör Vermer'in reçetesiyle diyet yapıyordu.

Ekmek yok, tereyağı yok, şeker yok, süt yok, kahvaltıda şekersiz kahve içiyor, 

sadece iki yumurta ve biraz bal yiyordu.

Öğle yemeğinde bir porsiyon balık, 

bir porsiyon nohut, mercimek veya fasulye, 

bir porsiyon meyve, sonunda komposto vardı.

Akşam yemeğinde bir porsiyon 

ızgara tavuk göğsü, entremets tabir edilen porsiyonlar arası minik tatlı, omlet, 

sonunda gene komposto.

Gün boyunca ve özellikle yatarken bol bol mineralli su içiyordu.

Yemeklerini, 

kaplıcanın müşterilerine tahsis ettiği 

yaşlı bir kadın hazırlıyordu, öğleden sonra yine kaplıcadan bir kadın personel 

apartman dairesine geliyor, böbrek çevresine sıcak kompres ve çamur tedavisi uyguluyordu.

Çamur tedavisi hakkında 

“faidesinin derecesini Allah bilir, 

ben tatbikinden bir şey anlamadım” diye 

not almıştı.

Arada kaçamak yaparak restorana gidiyordu, diyet programının dışına çıkıp, 

bol ekmekli yemek yiyor, 

bir kadeh parlatıyordu.


Şubat 1919… 

Samsun'a gitmek üzere 

son hazırlıklarını yaparken, 

İspanyol gribi'ne yakalandı, 

yüksek ateşle yanıyordu.

Samsun'a birlikte çıkacağı arkadaşlarından Doktor Refik Saydam tarafından 

tahlilleri yapıldı, ilaçları verildi, 

Prenses Mevhibe Celalettin 

17 gün boyunca başından ayrılmadı.

Evde yatmaktan çok sıkılmıştı, 

“beni askeri okula alırken bile 

böyle sıkı muayene etmediler” diye yakınıyordu.


Mayıs 1919, 

Samsun'a çıktı, sıtmaya yakalandı, 

ömrü boyunca yakalandığı 11'inci sıtmaydı. Tersiyana cinsiydi, 

ateşi nöbetler halinde iniyor, yükseliyordu. Yatıp dinlenmeye vakti yoktu, 

mecburen ayakta geçirdi.

Bir yıl sonra 1920'de 

Ankara Cebeci Hastanesi'nde 

Doktor Arif İsmet Çetingil tarafından yapılan tahlillerinde ortaya çıktı ki, kanında bir yıl sonra bile hâlâ sıtma mikrobu vardı.


Nisan 1920'de 

TBMM'nin açıldığı günlerde böbrek sancılarıyla kıvrana kıvrana dolaşıyordu. 

Yakup Kadri Karaosmanoğlu o günleri 

şöyle yazmıştı: 

“O arbedede böbrek hastalığı vardı, 

ıstırap çeker, belini tutardı. 

Sıkı tedavide bulunması lâzım geldiği halde sabaha kadar orada otururdu. 

Doktorlar sıcak suya girsin demişti, 

banyo yoktu, tenekeden bir küvet yapmışlardı, oraya yatardı, biraz açılırdı, ondan sonra gene meclise gelip lâf anlatması lâzım gelirdi.”


Mart 1921… 

İkinci İnönü Savaşı sırasında sol yanağında çıban çıktı, aniden büyüdü. 

Operatör Doktor Ömer Vasfi bey tarafından çıban delindi, iltihapı aletle emildi.


16 Ağustos 1921, 

Sakarya Savaşı arefesinde ayağı üzengideyken atı ürktü, sırtüstü düştü, 

sol kaburga kemiklerinden üçü kırıldı. 

Ciğerine baskı yapıyor, 

nefes almasını güçleştiriyordu. 

Yaveri Muzaffer Kılıç göğüs kafesini 

tahta parçalarıyla sardı, iple bağladı.

Cebeci Hastanesi'ne gitti, röntgen çekildi, 

kırık bölgesinde kan birikmişti, 

hastanede yatmayı kabul etmedi, 

bandaj yaptırdı, 

17 Ağustos sabahı cepheye hareket etti.


Mart 1922'de 

Akşehir'deyken böbrek rahatsızlığı nüksetti. 

15 gün ilaç tedavisi gördü. 

Not defterine şunları yazdı: 

“Sol böbreğim mustarip ediyordu, 

yatmaya mecbur oldum, 

Doktor Hulusi Bey geldi, fazla olarak 

kâlbimde ritm bozukluğu buldu, 

bütün gece mustarip.”

Akşehir'deki 15 günlük ilaç tedavisine rağmen sancıları azalmadı. 

Ilgın kaplıcalarına gitti, üroloji uzmanı 

Tabip Binbaşı İhsan Arif Derman'ın nezaretinde iki gün kaldı, biraz olsun rahatladı.


29 Ekim 1923, 

CUMHURİYET ilân edildi, 

Meclis'teki teşekkür konuşmasını 

şaşırtıcı derecede kısa tuttu. 

Çünkü, diş protezlerini yeni takmıştı, 

henüz alışamamıştı, 

konuşurken hem damağını acıtıyordu, 

hem de ıslık sesi çıkıyordu.

Savaş dönemlerinde mecburen ihmâl ettiği 

diş eti sorunları yüzünden, 

dişlerini erken kaybetmişti, 

üst dişleri komple hareketli protezdi, 

dişlerinin ölçüsü o zamanın ilkel şartlarında alçı'yla alınmıştı, 

ayrıca iki altın kaplama dişi vardı.


11 Kasım 1923… 

Çankaya'da Latife'yle öğle yemeği yiyorlardı. Aniden elini göğsüne götürdü, 

yüzü acıyla kasılmıştı, sol kolundan 

göğsüne doğru şiddetli ağrı hissediyordu. Tesadüfen, 

Doktor Refik Saydam da masadaydı, 

kâlp ilaçları ve morfinle müdahale etti. 

20 dakika kadar uzandı. 

“Geçti” dedi, tetkik yapılmasına izin vermedi.

İki gün sonra bahçede dolaşırken 

yine fenalaştı, göğsünde 

aynı ağrıyı hissetmişti. 

Tedavi kabul etmediği için, 

bari dinlenmesi konusunda zorla ikna edildi, İzmir'e gitti, Latife'nin köşkünde iki ay dinlendi.

1923'ten itibaren burun kanamaları başlamıştı, pamuk tıkıyor, sırtüstü uzanıyor, 

böyle böyle idare ediyordu.

Köşkün çalışanlarını tembihlemişti… 

Kanlı havlular, yastıklar gizlice 

yıkanıp ütüleniyordu, 

Doktorların haberi olmuyordu.


27 Mayıs 1927'de 

üçüncü defa kâlp spazmı geçirdi.

Refik Saydam'ın önerisiyle 

Berlin Tıp Fakültesi direktörü 

Profesör Kraus ve 

Münih Tıp Fakültesi direktörü 

Profesör Romberg, Ankara'ya getirildi, konsültasyon yapıldı, 

“sigarayı derhal bırakmalı” denildi. 

Bu teşhis ve tavsiye maalesef hiçbir işe yaramadı, bırakmadı.


1936… 

Bacaklarında kaşıntılar başladı, dayanılmazdı, karaciğer yetmezliğinin belirtisiydi ama, kondurulmadı.

“Karıncalar yüzünden oluyor” zannedildi!..

Bu tuhaf fikir kimden çıktı bilmiyoruz ama, 

o gün itibariyle apaçık arazinin ortasında yeralan Çankaya Köşkü'nde gereğinden fazla karınca vardı, bu fikir herkese makûl gelmişti.

Dip köşe ilaçlama yapıldı.

Hem de öyle böyle değil, 

askeri harekat yapar gibi ilaçlama yapıldı.

Milli Savunma Bakanlığı 

Zehirli Gaz Şubesi'nden görüş alındı, 

gemilerde fare öldürmek için kullanılan hidrosiyanik asit'te karar kılındı, 

Yavuz zırhlısından uzman Subaylar getirildi, Mustafa Kemâl Yalova'dayken 

Çankaya ilaçlandı.

Bütün pencereler kapılar 

zamklı bezlerle kapatıldı, 

içeriye yoğun gaz verildi, 48 saat böyle tutuldu, havalandırıldı, dedektörlerle kontroller yapıldı, yetmedi, köşkün zemini 

kreozot solüsyonuyla yıkandı.

Beş gün sürdü.

Elbette karıncalarla alâkası yoktu.

Kaşıntılar şiddetini arttırarak devam etti, bacaklarında yaralar oluştu, 

cildiye uzmanları çağırılıyor, 

merhemle çare aranıyordu.

Yine karaciğer yetmezliğine bağlı olarak 

burun kanamaları da 

durdurulamaz hale gelmişti, 

koterizasyon yapılıyordu, 

yani kanayan noktalar elektrikle yakılıyordu ama, sonuç alınamıyordu.

Çoook çok önemli iki yıl, 

maalesef bu şekilde heba edildi.


10 Haziran 1937… 

Trabzon'daydı. 

Akşam yemeği sırasında ayağa kalktı, 

ellerini cebine soktu, cebi dışarı çıkardı, bomboştu, 

“paraya ihtiyacım yok, 

gerekirse bana Milletim bakar” dedi.

Ertesi gün, 11 Haziran 1937… 

Trabzon'dan 

Başbakanlığa resmi yazı gönderdi, 

sahibi olduğu tüm taşınmazları 

Hazine'ye bağışladı.

Durup dururken niye böyle yaptığına 

kimse anlam verememişti. 

Hâlbuki… 

Hastalığının ne olduğunu 

tam olarak bilmiyordu ama, 

hasta olduğunu kesin olarak biliyordu, üzerinde mal mülk kalmasın diye 

pozisyon almaya başlamıştı.

31 Aralık 1937, 

son yılbaşı gecesiydi.

Çankaya'da arkadaşlarıyla birlikteydi, 

hâlsizdi, 

“gelin benimle” dedi, 

merdiven basamaklarını zor tırmanıyordu, 

üst kata çıktılar, 

yatak odasına girdiler, 

elbise dolabını açtı, 

gömlek, kravat, şapka, mendil, 

ne varsa hediye etti.

Âdeta vedâlaşıyor, 

son hatıralarını dağıtıyordu.

“Bakalım gelecek yıla yaşayacak mıyım” dedi.

Ocak 1938'de 

Merinos fabrikasının açılış töreni için 

Bursa'ya geldi, 

Yalova kaplıcalarının Müdürü 

Doktor Nihat Reşat Belger tarafından 

muayene edildi.

İlk ve doğru teşhisi işte bu Doktor koydu.

“Kanâatim o kadar kesindir ki, 

teşhisimin isabetinde şüphenin gölgesi yoktur, karaciğeriniz büyümüş ve sertleşmiş, kaşıntının sebebi budur, 

karaciğer rahatsızlığıdır” dedi.

Şubat 1938… 

Beş Doktordan oluşan heyet 

konsültasyon yaptı, karaciğerde büyüme, 

siroz başlangıcı net olarak saptandı.

Şubat 1938'de, karaciğer yetmezmiş gibi, karakış ortasında Park Otel'de açık havada yemek yedi, üşüdü, zatürree oldu.

İstanbul Tıp Fakültesi'nde görev yapan Profesör Erich Frank, Ankara'ya çağırıldı, 

O da siroz başlangıcı teşhisi koydu, 

o yıllarda siroz ilacı olmadığı için 

bol bol meyve yemesini tavsiye etti.

Paris Tıp Fakültesi'nden, 

Avrupa'nın en ünlü karaciğer uzmanı 

Profesör Noel Fissinger davet edildi, 

aynı teşhisi koydu.

Çok geç kalınmıştı…

Hastalık hızla ilerliyordu.

Karnında su birikmeye başlamıştı.

Fransa'ya ilaç sipariş edildi.

Paris büyükelçimize telgraf çekildi.

25 kutu enterococcique istendi.

Faubourg Saint Honore sokağında, 

54 numarada muayenehanesi olan 

Doktor Cuny'nin ürettiği özel bir aşıydı.

740 frank tutuyordu, 

posta masrafı 246 frank'tı.

20 gün sonra ikinci sipariş verildi, 

üç kutu chophytol, üç kutu hepascol istendi, enginar özütü haplardı.

Ayrıca maden suyu listesi verildi, 

küçük şişelerde bir sandık Vichy Celestins, 

bir sandık Vichy Grande Grille istendi.

Büyükelçi Suat Davaz derhal gönderdi, 

fatura 483 frank'tı, sandıklar büyük olduğu için posta masrafı daha yüklüydü, 1857 frank'tı.

Mustafa Kemâl 

sirozla alâkalı Fransızca kitaplar getirtti.

Hastalığının ne olduğunu öğreniyordu.

Hangi aşamada olduğunu 

bizzat tespit ediyordu.

Öleceğini biliyordu…

Devlet işlerinin aksamaması için, 

kendisinden sonrasına hazırlık yapılması için, yaklaşık ölüm tarihini kestirmeye çalışıyordu.

Berlin'den Profesör Bergman getirildi, Viyana'dan profesör Eppinger getirildi, 

bu iki Profesör “ortak teşhis”te bulundu.

Sirozun sebebi alkol olmayabilirdi…

“Siroz hastalığının oluşmasında sıtmanın etkisinin olup olmadığını kesinlikle söylemek mümkün değildir” diyorlardı.

Tedavi reçetesine idrar söktürücü ilaçların yanısıra, sıtma tedavisi için kullanılan ilaçların da mutlaka eklenmesini tavsiye ediyorlardı.

Profesör Fissinger de benzer bir 

saptama yapıyordu, 

“siroz hastalığının sırf içkiden ileri geldiği yolundaki düşünce doğru değildir, 

benim Fas,Tunus ve Cezayir'den gelen hastalarım var ki, ömürlerinde ağızlarına 

içki koymamışlardır” diyordu.

O tarihte karaciğer biyopsisi yapılamıyordu, ölüm sonrası otopsi de yoktu, dolayısıyla, Mustafa Kemâl'in siroza yakalanma sebebinin, alkol, sıtma veya virütik hepatit gibi nedenlerden hangisine bağlı olduğunu söyleyebilmek mümkün değildi.

Bu soru işareti, tıp dünyasının 

en çok tartışılan konularından biri oldu… Parazitoloji ve mikrobiyoloji uzmanları arasında, “şistozoma” türü parazitler yüzünden siroza yakalandığı görüşü ağır basıyor.

Bu paraziti büyük olasılıkla 

İskenderiye'de veya Trablusgarp'ta 

kapmış olabileceği düşünülüyor. 

Çünkü sözkonusu parazitler o tarihlerde 

o ilkel coğrafyada çok yaygın görülüyordu.

Hâttâ, İstiklâl Marşımızın şairi, 

hayatı boyunca asla alkol kullanmayan 

Mehmet Akif Ersoy da 

Kahire'de siroza yakalanmıştı, 

Mustafa Kemâl'den iki yıl önce 

sirozdan vefat etmişti.

Mustafa Kemâl'e içki yüzünden 

siroz oldu diyen karşıdevrimciler, 

Mehmet Akif Ersoy'un da aynı hastalıktan rahmetli olduğundan hiç bahsetmezler.

1930'lu yıllarda Türkiye'de sirozun ne kadar yaygın olduğundan, Kuzey Afrika'da ne kadar yaygın olduğundan bahsetmezler.

Hâttâ, 

günümüzde bile iki yaşındaki 

üç yaşındaki çocukların siroza yakalanabildiğinden hiç bahsetmezler.

1 Haziran 1938'de 

Savarona'ya taşındı.

Dolmabahçe rıhtımına 

baştan kıçtan demirlenmişti, 

kitaplarını kamarasındaki 

kütüphaneye yerleştirdi, 

sevincini saklayamayan çocuklar gibiydi.

Maalesef sadece 56 gün kalabildi… Ağırlaşmıştı. 

O yaz boğucu sıcak vardı, 

Boğaz'ın meltemi kamaraları 

serinletmeye yetmiyordu. 

Yatak odasının havasını biraz olsun değiştirebilmek için dört köşesine 

leğenler içinde buz kalıpları konulmuştu.

“Benim bağırsaklarım da bu leğenlerdeki buzlar gibi su içinde yüzüyorlar, 

insan böyle yaşar mı?” diyordu.

Kılıç Ali'nin Annesi 

ferahlatıcı bir karışım hazırlıyordu; 

ıhlamur, papatya, hatmi çiçeği ve bodurmahmut otunu kaynatıyor, 

gül sirkesi ekliyor, 

buz kovasında soğutuyor, termosla getiriyordu.

Bu karışımı kollarına bacaklarına sürüyordu, çok serinleticiydi.

Kılıç Ali'nin Annesine 

“Lokman Hekime” adını takmıştı.

Olan biteni gülümseyerek seyreden 

Doktor Refik Saydam'a da 

termosu uzatıyordu… 

“Hiç öyle gülme, sen de kullan biraz, 

gayet memnunum, iki bin sene evvel laboratuvar mı vardı!”

Hayata hâlâ espriyle bakıyordu ama, 

artık Savarona'da kalabilmesi mümkün değildi. Sedyeye yatırılmayı kabul etmedi. 


25 Temmuz akşamı, 

etraftan görülmesin diye 

havanın iyice kararmasını beklediler, 

kanepeye oturttular. 

“Bir ÇOCUĞUN 

oyuncağını bekler gibi beklemiştim, 

bana hastane mi olacaktı” dediği Savarona'dan bu kanepeyle indirildi. Dolmabahçe'deki yatağına taşındı.

Karnından su alınacaktı.

Ölümle sonuçlanma ihtimali vardı.

Genel sekreteri Hasan Rıza Soyak'ı çağırdı, 

“bu yolda konuşmak benim için de 

senin için de ağır şeydir ama, 

başka çaremiz yok, 

konuşmaya mecburuz ÇOCUK, 

bağırsaklar delinebilir, başka arıza olabilir, ihtiyatlı olalım, neyimiz varsa listesini yap, derhal getir” dedi.


Mustafa Kemâl ATATÜRK, 

kendi el yazısıyla vasiyetnamesini yazdı.


7 Eylül… 

Karnından iğneyle su çekildi.

12 litre birikmişti.

Neredeyse tenekeyi doldurmuştu, 

biraz rahatladı.

Günler sonra ilk kez derin bir ohh çekti.

Doktorları tarafından sıkı perhize sokulmuştu.

Aşçısı Mehmet Yücel elinde tepsiyle 

yatak odasına girdi.

Bir dilimcik tereyağı sürülmüş 

ekmek getirmişti.

“Beni nasıl buluyorsun Mehmet, 

yaşayacak mıyım sence?” diye sordu.

Mehmet ne desin… 

“Aman paşam o nasıl söz” diyebildi.

Tepsiyi, 

başucundaki sehpaya bırakacağı sırada Mehmet'i kolundan yakaladı, 

kimse duymasın diye sesini alçaltarak, 

“bana fırın makarnası yap Mehmet, 

çok canım istedi” dedi.

Odadan çıkarken de tembihledi:

“Bu işe doktorları karıştırmadan yolla.”

Mehmet o makarnayı ağlaya ağlaya pişirdi.

Mustafa Kemâl'in iştahla yiyebildiği 

son yemekti.


21 Eylül'de ikinci defa su alındı.

Gene 12 litre birikmişti.

Yatağından kalkamıyordu.

Uyurken sayıklıyordu.

Çok zayıflamıştı.

46 kiloya düşmüştü.


14 Ekim'de 

üçüncü defa su alındı.

10.5 litre birikmişti.

Şiddetli bulantı hissediyordu.

Öğürtüyü kesmek için küçük buz parçaları yutturuluyordu.


29 Ekim 1938, 

bitkindi.

Cumhuriyet Bayramı törenlerine katılabilmesi imkânsızdı.

Sabiha Gökçen başucundaydı, 

gözyaşlarını içine akıtarak 

“gelecek seneki törenlere katılırsınız” diye moral vermeye çalışıyordu ki… 

El işaretiyle sözünü kesti, 

“bana gelecek bayramdan bahsetme Gökçen” dedi… 

“Hâttâ  gelecek aydan da bahsetme, 

Ekim ayını çıkarabilsem bile 

Kasım ayını çıkarabileceğimi sanmıyorum!”

Artık yemek yiyemiyordu.


1 Kasım, 

tereyağı sürülmüş bir dilim ekmeği 

ucundan ısırabildi, bütün gün hepsi buydu, portakal suyu içti, sahlep içti.


2 Kasım, 

birkaç kaşık bezelye püresi, portakal suyu, sahlep.


3 Kasım, 

tereyağlı ekmek, iki defa üzüm suyu.


4 Kasım, 

sütlü kahve, iki defa üzüm suyu.


5 Kasım, 

bamya püresi denediler, 

olmadı, 

sahlep içebildi.


6 Kasım, 

sadece elma suyu ve sütle besleniyordu.

Ancak kaşıkla verilebiliyordu.


7 Kasım, 

yarı uyur yarı uyanıktı.

Zaman zaman bilincini kaybediyordu.

Ömründe ilk defa 

canı “enginar” çekti.

İstanbul'da bulmak mümkün değildi, 

Hatay'a derhal telgraf çekildi.

Yetişmedi.

Yemek kısmet olmadı.


8 Kasım, 

artık kendinde değildi.

Bir ara başını sağa çevirdi…


“Aleykümselâm” dedi.

Son kelimesi buydu.

Aleykümselâm.


9 Kasım'da 

istem dışı kasılmalar başlamıştı, aşırı ter vardı.


10 Kasım Perşembe.

Saat 9'u beş geçe…

Mustafa Kemâl'i kaybettik.

Henüz 57 yaşındaydı.         


Bir Millet yaşasın diye, 

"O,, 

Milletin ÇOCUKLARININ 

tırnağı bile kanamasın diye,     

kendini fedâ etmiş bir ÖMÜR … 

Sadece 57 yaşındaydı.

                                                       Yılmaz ÖZDİL



Anadolu'da birçok Türk mezar taşlarının üzerinde Türklerin Orhun Yazıtları

Anadolu'da birçok Türk mezar taşlarının üzerinde Osmanlıca arapça yazı olmadığı için bunlar Türk değildir diyerek sökülüp kırılmıştır veya duvar yapılmıştır. Bunu en son Denizli'de yaşadım. Buldukları eski Türkçe yazılı kaya taşlarını arapça yazı görmedikleri için "bunlar Rum'dur, Grek'dir, Yunan'dır, Ermeni'dir" diye tanımlayarak söküp atmışlar. Oysa o söküp attıklarının üzerinde Türklerin Orhun Yazıtları vardı. 

Servet SOMUNCUOĞLU 

-

Bakınız Mustafa Kemal Atatürk tek şiirinde ne demiş:


Hakikat Nerede?

Gafil, hangi üç asır, hangi on asır

Tuna ezelden Türk diyarıdır.

Bilinen tarihler söylememiş bunu

Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,

Dinleyin sesini doğan tarihin,

Aydınlıkta karaltı, karatıda şafak

Yalan tarihi gömüp, doğru tarihe gidin. Asya'nın ortasında Oğuz oğulları,

Avrupa'nın Alplerinde Oğuz torunları

Doğudan çıkan biz, Batıdan yine biz

Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz

Türk sadece bir milletin adı değil,

Türk bütün adamların birliğidir.

Ey birbirine diş bileyen yığınlar,

Ey yığın yığın insan gafletleri

Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde,

Dünya o zaman görecek hakikat nerede,

Hakikat nerede?! 









Atatürk'ün "Panislamizm", "Panturanizm", "Türk", "Türk Milleti", "Türk Milliyetçiliği" tanımları.

Atatürk'ün "Panislamizm", "Panturanizm", "Türk", "Türk Milleti", "Türk Milliyetçiliği" tanımları. ("Nutuk", 1927, c.2, s.3 ve "Tarih II", Milli Eğitim Bakanlığı y., s.182, 1931) :


Gazi M. Kemal (Atatürk) Nutuk, 1927

Muhtelif milletleri, müşterek ve umumi hir unvan altında cematiek ve bu muhtelif unsur kütlelerini ayni hukuk ve şerait altında bulundurarak kavi bir devint tesis etmek parlak ve canip bir noktai nazar siyasidir. Fakat aldatdır. Hatta, hiçbir hudut tanmayarak, dünyada mevcut bütün Türkleri dahi bir devlet ha finde birleştirmek, gayrikabili istihal bir hedeftir, Bu, asrlarm ve arlarca yaşamakta olan insanların çok act, çok kanit hadist le meydana koyduğu bir hakikattie.

Pan islamism. pan turaniem siyasetinin muvaffak olduğuna ve dünyayı saha tatbik yapabildiğine tarihte tesadüf edileme mektedir. Trk farka gözetarinin, bütün hegeriyete gamil, cihan- girane devlet teşkili hirslariam netayici de tarihte masbuttur. Müstevli olmak hevesleri, mevzuubahsimizin haricindedir. Insan lars her türlü hissiyat ve revabits mahintalarma unutturup, onlars shuvvet ve misavatı tamme dairesinde hirlegtirerek, insan hir devlet kurmak nazariyesi de kendine mahsus geraite maliktir.

Birim varuh ve kabiliyeti tuthikaye güldüğümüz mesleki si- ya, milli siyaset tir. Dünyanı bugünki amami peraiti ve any lar dimağlarda ve karakterlerde temerkür ettirdiği hakikatler karmila hayalperest olmak kadar büyük hata olamaz. Tarihin ifadesi budur. ilmin, akim, mantığm ifadesi böyledir.

Milletimizin, kavi, mes'ut ve müstakir yaşayabilmesi için, devletin tamamen milli bir siyaset takip etmesi ve bu siyasetin teşkilatı dahiliyemize tamamen mutabik ve milstenit olms lä dr. Milli siyaset dediğim zaman, kastettiğim mana ve medial, nduri Hududu milliyemis dahilinde, her şeyden evel kendi kav vetimize teniden muhafazal merendiyet ederek millet ve mleketin hakiki saadet ve arama çalmak.. Alellak tulü emeller pecinde milleti işgal ve srar etmemek. Medeni cihan-

3

Gazi M. Kemal (Atatürk), Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Milli Eğitim Bakanlığı, "Tarih II", 1931.

182

TARİH

tayında verdiği kararla maksat ve gayede tamamen beraber olduğu Halk Firkasına iltihak etmiştir.

Türk milliyetçiliğine göre, Türk Milleti büyük insanlık ailesinin yüksek şerefli bir uzvudur. Bu itibarla bütün insan- liği sever ve milli haysiyet ve menfaatlerine ilişilmedikçe başka milletlere karşı düşmanlık beslemez ve telkin etmez. Türk milliyetçiliği, bütün muasir milletlerle bir ahenkte yürümekle beraber, Türk içtimai heyetinin husust seciyesini ve başlıbaşına müstakil hüviyetini mahfuz tutmayı esas sayar.; bu itibarla milli o'mayan cereyanlarm memlekete girmesini ve yayılmasını istemez. Bizim milliyetçiliğimiz, gerek müstakil, gerek başka dev. letlerin tebaası halinde yaşayan bütün Türkleri hangi dinden olurlarsa olsunlar derin bir kardeşlik hissile candan sevmek, onların refah ve inkişafını candan dilemekle beraber kendi- sine siyasi iştigal hududu olarak Türkiye Cumhuriyeti hu dutlarını kabul etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti dahilinde türk dili ile konuşan, türk kültürü ile yetişen, türk melküresini benimsiyen her fert, hangi dinden olursa olsun Türktür.




Atatürk'ün "Türk", "Türk Milleti", "Türk Milliyetçiliği" Tanımları


Atatürk'ün "Türk", "Türk Milleti", "Türk Milliyetçiliği" Tanımları (Tarih II, Milli Eğitim Bakanlığı y., S.182,1931) :

Türk milliyetçiliğine göre, Türk Milleti büyük insanlık ailesinin yüksek şerefli bir uzvudur. Bu itibarla bütün insan- lığı sever ve milli haysiyet ve menfaatlerine ilişilmedikçe başka milletlere karşı düşmanlık beslemez ve telkin etmez.

Türk milliyetçiliği, "bütün muasır milletlerle bir ahenkte yürümekle beraber, Türk içtimai heyetinin hususi seciyesini ve başlıbaşına müstakil hüviyetini mahfuz tutmayı esas sayar,; bu itibarla milli olmayan cereyanların memlekete girmesini ve yayılmasını istemez.

Bizim milliyetçiliğimiz, gerek müstakil, gerek başka devletlerin tebaası halinde yaşayan bütün Türkleri hangi dinden olurlarsa olsunlar derin bir kardeşlik hissile candan sevmek, onların refah ve inkişafını candan dilemekle beraber kendisine siyasi iştigal hududu olarak Türkiye Cumhuriyeti hudutlarını kabul etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti dahilinde Türk dili ile konuşan, Türk kültürü ile yetişen, Türk mefküresini benimsiyen her fert, hangi dinden olursa olsun Türktür. 



Atatürk'ün demokrasi ile ilgili düşüncelerini

Atatürk manevi kızı Sabiha Gökçen’e demokrasi ile ilgili düşüncelerini şöyle açıklamıştı:

“Ülkemiz, teokrasi ve monarşi geriliğinden kurtularak Cumhuriyet rejimini benimsemekle demokrasiye doğru bir adım atmıştır. Çünkü Türk ulusunun karakterinde özgürlük vardır, demokrasi vardır, eşitlik inancı vardır. 

Ancak ben, gerçek demokrasiye daha kısa bir zaman dilimi içinde geçebileceğimizi ummuştum. Beni az çok tanırsınız tahminlerimde pek aldanmam. Fakat bu tahminimde yanıldığımı söylemek mecburiyetindeyim. 

Elbette Serbest Fırka denemesinden bahsetmekte olduğumu anlamış olacaksınız. 

Cumhuriyet Halk Partisi’nin karşısında muhalefet görevi yapması gayesi ile kurulmasına önayak olduğum bu partinin başına ve kurucuları arasına en yakınlarımı, en güvendiğim kişileri yerleştirdim. 

Biliyorsunuz, ideal demokrasi idarelerinde, biri birilerine rakip durumda en azından iki kuvvetli parti bulunur. Halk, oyları ile bunlardan birini iktidara getirince öbürü onun çalışmalarını denetler. Partilerin programları, ülkenin genel çıkarları bakımından birbirinden pek farklı olmaz. Ve bu partiler gene halkın oyları ile zaman zaman yer değiştirirler. Böylece bir denge, böylece bir ülkeye daha iyi hizmet etme yarışı başlar.

İşte demokrasi budur. Ama bizde ne oldu?

Ne kadar rejim düşmanı, ne kadar hilafet ve saltanat özlemi çekenler, yeni kurduğumuz cumhuriyet rejimini devirmek isteyen ne kadar kişi varsa bu partinin yanına koştular.

Zavallı Fethi Bey, şaşırdı kaldı. Bu partiyi kapatma kararını bana bildirirken ikimizde bir yakınımızı kaybetmiş kadar üzgündük. Bu olay bana, yurtta demokrasi kurabilmek ortamının henüz olgunluğa kavuşmuş olmaktan ne kadar uzak olduğunu gösterdi. 

Evet, demokrasi benim yaradılışıma en uygun olan rejimdir. Çünkü bu rejim ne kadar geniş halk kitlesine dayanırsa o ülke için o derece sağlam ve yararlı olur. 

Bir yapıyı tasavvur ediniz: Önce ne yapılır? 

Temel kazılır değil mi? Temeli yapılır! 

Sağlam olması, kurallara uygun olması için bu ana koşuldur. 

Yapısına çatısından başlanan bir bina tasavvur edilebilir mi? 

Böyle bir bina gerçekleştirilebilse bile sağlam olabilir mi? 

Bir binayı ayakta tutan nasıl temel ise, bu rejimi ayakta tutabilecek olan kuvvet, onun geniş halk kitlelerine, yani tabana dayanmasıdır.

Anayasamızdaki halkçılık ilkesinin felsefesi budur.

Hayatımda en çok isteyip de maalesef bugüne kadar göremediğim şeylerin başında yurdumuzda demokrasinin kurulması konusu geliyor. 

Türk ulusu çok zekidir. 

Kendisi için hayırlı olan şeyleri kavramakta gecikmez Sabiha…

Girişmiş olduğum denemelerin istediğim gibi sonuç vermemiş olmasının nedeni, halkın bu rejimi istememesi değildir kuşkusuz. 

Demokrasinin gelmesi ile bazı kesimlerin de huzuru kaçacaktı, bu gerçek. Onlar da bu girişimlerini şu ya da bu konulardan baltaladılar. Sonra devrimlerin karşısında olan az da olsa bir çıkar grubu, bilinçlenmemiş halkı kışkırttılar. Onlara laiklik ilkeleri dışında bazı vaatlerde bulundular. İşte buna hiçbir zaman tahammül edemezdim.

Bu gibi hareketler, genç Cumhuriyetimizi daha pek körpe iken ağır bir şekilde yaralayabilirdi.

Benim samimiyetimi bir yerde istismar etmek istediler. 

Bu insan ahlakının zaafını gösteren acıklı bir tablodur. 

Ülke çıkarları yerine kişisel çıkarlar ya da gerici akımların başkaldırması halinde tecelli eden bu olay, içimde ölene kadar bir ukde olarak kalacaktır, çocuğum. Ancak şuna kesinlikle inanıyorum ki, demokrasi gereği olan çok partili bir dönem, Türkiye’mize de gelecektir. 

O zaman ben hayatta olmasam bile, ruhum, bilesiniz ki şad olacaktır. 

Ancak bu dönem için de tek korkum, bu güzelim yönetim tarzını yozlaştıracak, onu anlamsızlaştıracak, hatta ve hatta halkın gözünden düşürecek kişiler ve partiler çıkmasıdır.

Gerçi Batılı ülkelerde demokrasilerin yerleşmeleri uzun yıllar, hatta asırlar almıştır; ama gelişen dünyada Türkiye’nin bu konularda kaybedecek vakti yoktur.” 

O konuşmada hazır bulunanlardan biri; “Demokrasiye geçmeden önce halka demokrasi terbiyesinin verilmesine taraftarsınız efendim?” “Elbetteki öyle! ... Bu terbiyeyi de ancak demokrasi ilkelerine gönülden inanmış kişilerin kuracakları partiler verebilir. 

Bugün ise elimizde bu karakterde tek bir parti var. 

Cumhuriyet Halk Partisi… 

Tek parti ile de ne yaparsanız yapın demokrasi olmaz. 

Demokrasi geleceğini ancak akıl ve bilimden alır. 

Bunlardan yoksun bir yönetime demokrasi demeye olanak yoktur. 

Demokrasinin temelinde kişisel çıkarlar değil, geniş halk kitlelerinin ve ülkenin genel çıkarları egemendir. Böyle olmalıdır. Bir de özgürlükçü demokrasinin durumu var.

Özgürlüksüz demokrasi olamayacağı gibi, demokrasisiz de özgürlük düşünülemez. Bunlar birbirinden hiçbir şekilde ayrılmayan ikiz kardeştirler. Biri zedelendi mi diğeri hırpalanmış, biri hırpalandı mı diğeri zedelenmiş olur… Önce tabanı bu konuda eğitmek, hazırlamak, olgunlaştırmak, belirli noktaya getirmek şarttır.

Bunu siyasi partiler, politikacılar yapacaklar, onlara bilim adamları yardımcı olacaklardır. 

Sınırsız bir özgürlük anarşinin baş mimarıdır. 

Özgürlükler, kişilerin ve toplumların yararlanmasına değil, gelişmelerine öncülük ettikleri sürece muteberdir… 

Ben asla doktrin istemem. Doktrinler insanları ve kitleleri bir noktada dondurup bırakırlar, şartlandırırlar. Birtakım, kırılması son derece güç kalıpların içine sokarlar.

Bu nedenle diyorum ki doktrin istemem; donar kalırız, biz yürüyüş halindeyiz.

Devamlı yürüyecek, devamlı gelişecek, devamlı mutluluklar arayıp bulacağız.”

“Demokrasi fikiridir; kafa meselesidir. Her halde bir mide meselesi değildir…”

Mustafa Kemal Atatürk



TÜRKLERİN SON KURGANI ANITKABİR

 TÜRK'LERİN SON KURGANI ANITKABİR

Anıtkabir’in planı ve yapıldığı yer tamamen Türk tarihinde önemli yeri olan kurgan mantığına göre belirlenmiştir. 

Anıtkabir’in bulunduğu yer olan Rasattepe eski bir Frig yerleşkesidir. Anıttepe’nin yükseltisi 907 metredir. 

Atatürk’ün kabrinin bulunduğu yer ise 905 metredir. Yani Atatürk’ün ölüm saati olan 9:05 ile 905 metre arasında bir bağ kurabiliriz.

Anıtkabir’e Aslanlı Yol denilen doğu yönünden girilmektedir. Yürüyüş yolunda asimetrik döşenmiş, döşeme aralıkları 5 santimetre olan taş döşeme yapılmıştır. Bu uygulama ziyaretçiyi başı önde yürümeye zorunlu kılmaktadır. 

Aslanlı Yol’a yüksekliği 4 metre olan 26 basamaklı bir merdiven ile çıkılmaktadır. 26 sayısı sembolik olarak 26 Ağustos’taki Büyük Taarruza ithaf edilmiştir. 26 basamaklı merdiven 14 ve 12 basamak şeklinde bir sahanlıkla iki bölüme ayrılmıştır. 

Merdivenlerden sonraki 5 basamak ise 26 Ağustostan 5 gün sonra Yunan ordusunun bozguna uğradığını simgeler. Bir de merdiven yüksekliği 4 metre ile 26 basamak sayısını çarptığımızda 104 sayısı karşımıza çıkmaktadır. 104 sayısı Maya takviminde sık geçen bir sayı olup bir asrı ifade etmektedir.

Aslanlı Yol’da aslanlar arasındaki mesafe 28.60 metredir. Bu bölümün alanı ise 366 metrekaredir. Bu sayı da güneş takviminde yaşadığımız dört yılda meydana gelen bir artık yıl olan sayıdır.

 Aslanlı Yol’da 12 sağda, 12 de solda olmak üzere toplam 24 aslan heykeli vardır. Bu 24 heykel 24 Oğuz boyunu temsil etmektedir.

Aslanlı Yol bitiminde Tören Meydanı’na ulaşılmaktadır. Tören meydanı, TBMM ve Ankara Kalesi’nin kesiştiği aks üzerindedir. TBMM Genel kurul binasının Mozoleye uzaklığı 1920 metredir. 1920 aynı zamanda TBMM’nin kuruluş tarihidir. 

Mozolenin konumu mükemmel seçilmiştir. Anıtkabir inşaatının temel atma töreni 1944 yılında yapılmıştır. Bu nedenle mozolenin büyük sütunlarının yüksekliği 19,44 metre olarak belirlenmiştir. Atatürk’ün boyu 1.73 metredir. Bu sayıyı 19,44 ile çarptığımızda bize 33 metre yükseklikte olan bayrak direğinin yüksekliğini vermektedir.

Tören alanında mozoleye 42 basamaklı merdivenden çıkılmaktadır. Atatürk 42 yaşında Cumhuriyeti ilan etmiştir. 42 sayısını bir Maya asrı olan 104 ile çarptığımızda tören meydanındaki 373 kilim desenli alanın ölçüsü olan 4368 sayısını vermektedir. 

Bayrak direğinin yükseltisini Atatürk’ün boyunun yüksekliğine böldüğümüzde 19,38 sayısı çıkmaktadır. Bu sayı Atatürk’ün ölüm tarihi olan 1938’i göstermektedir.

Anıtkabir’de Orhun abidelerinin izlerini de görmek mümkündür. Anıtkabir’in dış cephesinde Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ve Onuncu Yıl Nutku’nun bulunması Orhun yazıtlarından esinlenildiğini göstermektedir. Şeref salonu yer döşemlerinde, tavan ve iç kolon süslemelerinde çok sayıda ok, yay, yaba, koçbaşı, koçboynuzu, bukağı, bereket ve kurtağzı motifleri Hun ve Göktürk kurganlarındaki motiflerin aynısıdır.

Mozole kaide planının uzun kenarı 72 metre ve kısa kenarı 52 metredir. Böylece alanı 3744 metrekare ediyor. 3744 sayısı Maya takviminde 365 ile çarpılarak 1366560 sayısı elde edilmektedir. Maya takvimine göre bu Güneş kendi yörüngesi etrafında 3744 yılda ya da 1366560 günde dönmektedir.

Şeref salonu ölçüleri 32-60 metre ölçülerindedir. Böylece alanı 1920 metrekare etmektedir. Yani TBMM’nin kuruluş yılı elde edilmektedir. Anıt dış kolonat sayısı 40, köşe kolonat sayısı 4 ve giriş kolonat sayısı 4’dür. Bunların toplamı 48 eder. 48’in karesi alınırsa 2304 eder. Bu sayıyı 23-04 şeklinde okursak 23 Nisan’ı buluruz.

Araştırmacı yazar Seyit Ali ERGEÇ ve mimar oğlu Taha Sergen ERGEÇ’in kaleme aldığı Anıtkabir’in Şifresi kitabında Anıtkabirle ilgili burada belirtemediğim onlarca gizemi bulacaksınız.



DÜNYA İNSALIĞININ EVRİM ÇITASINI YÜKSEĞE TAŞIDI

insanlar arasında artık hiçbir renk, din ve ırk ayrımı tanımayan bir anlaşma ve işbirliği çağı açılmalı, milletler bağımsızlıklarını, 
millî niteliklerini, millî kültürlerini kaybetmeksizin, 
her türlü emperyalist görüşün dışında, 
insanlığın ortak değerlerinde birleşmelidir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk






Atatürk, Millî Mücadele’de millî birliği sağlayan eşsiz bir lider, savaş meydanlarında gerçekçi bir kumandan, devlet kuran büyük siyaset adamı, milletini çağdaşlaştıran güçlü bir devrimcidir. Bu nitelikleriyle, insanlık tarihinin tanıdığı en büyük adamlardan biri olduğuna şüphe yoktur. Kahramanlık ve yüksek insanlık meziyetlerini kişiliğinde en yüksek düzeyle taşıdığında dünya tarihçileri ve fikir adamları tereddütsüz birleşmektedir. Tarihin büyük tanıdığı kişilerle karşılaştırıldığı zaman, türlü bakımlardan belirgin üstünlükleri göze çarpmaktadır. Atatürk, her şeyden önce, hem fikir hem hareket adamı idi; o, fikri ve hareketi kişiliğinde birleştirmiş bir liderdi. Fikir ve düşüncelerinin özünü oluşturan Atatürkçülük, her türlü dogmatik unsurdan sıyrılmış akılcı bir dünya görüşüdür. Memleket gerçeklerinden kaynaklanan, sorunlar karşısında akıl ve bilimin yol göstericiliğini kabul eden bu gerçekçi görüş, gerek Türk Bağımsızlık Savaşı’nın gerekse onu izleyen Türk çağdaşlaşma hareketinin temelini oluşturmuştur. Atatürk, üstün nitelikleri sayesinde, Türk milletinin tarihsel seyrini değiştiren askerî ve siyasî zaferlerle onu uçurumun kenarından kurtarmıştır. Dünya tarihinde, her türlü imkânsızlığa rağmen inandığı fikri uygulamaya koyarak "Ya bağımsızlık, ya ölüm!" parolası ile büyük bir mücadeleyi kazanmış, arkasından yepyeni nitelikte çağdaş bir devlet ve millet yaratmış adam azdır. İçinde bulunduğu şartları değerlendirmede, engelleri ortadan kaldırmada gösterdiği büyük başarı, Atatürk’ün ayrı bir özelliğini oluşturmaktadır. Diyebiliriz ki Atatürk, Türk toplumunda sadece çağdaşlaşma gereğini gördüğü için değil, bu çağdaşlaşmayı en kısa zamanda gerçekleştirecek yolu gösterdiği, çağdaşlaşmaya engel olan etkenleri cesaretle ortadan kaldırdığı için büyüktür. "Çağdaş Türkiye’nin Kurucusu" sıfatını da işte bu büyüklüğünden almaktadır.

Büyük Söylev’inin sonlarında, Türk gençliğine seslenerek çizdiği tablo, gerçekte, kendisi mücadeleye atıldığı zaman, memleketin içinde bulunduğu ağır tablodur. Atatürk, en güç şartlar altında bile, her şeyin bitti zannedildiği bir zamanda bile, Türk milletine güven hissinin asla kaybolmaması gerektiği gerçeğini, eseriyle kanıtlamış bir millî kahramandır; onun için millî kurtuluşa simge olmuştur, onun için bayrak olmuştur. Atatürk gerçeğin adamı, sağduyunun ve ince görüşün temsilcisidir. Çünkü, nerede neye karar verdi, ne yaptı ise daima en iyisini yapmış, en gereklisine karar vermiştir. Türk halkının eğilimlerini çok iyi sezen ve ruhlara sızmasını bilen usta devrimciliği sayesindedir ki ortak istek ve eğilimler, kolayca millî ülkü haline gelebilmiştir. O, giriştiği mücadelenin başından sonuna kadar Türk milletinin yüksek niteliklerine güvenmiş, kazanılan her türlü zaferin milletin eseri olduğunu söylemiştir. Bütün girişimlerinde milletin eğilimlerini göz önünde tutmuş, milletin desteğine dayanmış, güçlü kişiliği ve gerçeği sezişe dayanan ikna kuvvetiyle kitleleri yönlendiren bir lider olduğunu göstermiştir. Millî kurtuluşa bayrak olan fikirleri, görüşleri ve ölmez eseriyle, etkileri memleket sınırlarını aşmış, hakları çiğnenen milletlerin bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinde manevî kuvvet olmuştur. Atatürk yaratıcısı, yapıcısı olduğu "Türk Devrimi"ni dünyaya tanıtırken, "Bu devrim, yüksek bir insanî ülkü ile birleşmiş vatanseverlik eseridir. Çocuklarına bütün güzellikleri ve bütün büyüklükleri görmek ve aynı zamanda bütün sefaletlere acımak sanatını öğretmektedir"34 diyordu. Kendisi de yarattığı devrimin imanlı bir yapıcısı sıfatıyla bütün dünyaya açık yürekle, samimiyetle ve dostlukla bakıyordu. Gerçekten, "Ne mutlu Türk’üm diyene!" özdeyişiyle kalplere millî iman perçinleyen Atatürk, aynı zamanda insanlık ülküsünün ve insan sevgisinin de simgesi idi. Yabancıların, "Düşmanlarınız kimlerdir?" sorusuna, "Biz kimsenin düşmanı değiliz; yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız!" 35 yanıtını veriyordu. İşte bu insancıl yönü iledir ki tamamen millî nitelik taşıyan Atatürk Devrimi, aynı zamanda bütün insanlığın hayranlığını da üzerinde toplamaktadır. Atatürk’ün insanlık değerlerine içten ve büyük saygısı vardı. O, bütün insanlığın yüzyıllar boyu övdüğü ve övündüğü üstün nitelikleri kişiliğinde toplamış bir liderdi. Yaşamı boyunca gösterdiği davranışlar bu üstün nitelikleri sergiliyordu. Şöyle ki:-Zafer kazanmış Başkomutan olarak İzmir’e girdiği gün, önüne serilen düşman bayrağını: "Bayrak bir milletin bağımsızlık işaretidir; düşmanın da olsa saygı göstermek gerekir!"36 diyerek, yerden kaldırtan,
-Bir milleti özgürlük ve bağımsızlığa kavuşturan büyük eserinin görkemi karşısında, memleketin büyük sanatkârları, şairleri, tiyatro sanatçıları elini öpmek istedikleri zaman: "Sanatçı el öpmez: sanatçının eli öpülür!"37 yanıtını veren,
-Çanakkale’de kendisine karşı savaşırken bir kolunu kaybeden ünlü Fransız Generali Gouraud ile yıllar sonra Ankara’da karşılaştıkları zaman -General’in boş kolunu işaret ederek- ona: "Türk topraklarında yatan şerefli kolunuz, memleketlerimiz arasında son derece kıymetli bir bağdır!"38 diyen,
-Çanakkale şehitlerini anma törenine konuşma yapmak üzere giden bir bakanına, bu savaşta ölen diğer millet askerleri için de: "Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur içinde uyuyunuz!"39 diye not yazdıran,
-Mısır Elçisi’ne, bir sabah, Çankaya sırtlarından doğmakta olan güneşi göstererek: "Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Şu anda günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün doğu milletlerinin uyanışını da öyle görüyorum. Bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuşacak daha çok kardeş millet vardır. Bu milletler, bütün güçlüklere, bütün önlemelere rağmen engelleri yenecekler ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerini milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir anlaşma ve işbirliği çağı alacaktır!"40diyen Büyük Atatürk, gerçekten insan sevgisinin ve insanlık ülküsünün, kolay erişilemeyecek bir örneği idi. Bu davranışlar, belki de insanlık tarihinde eşi olmayan şeylerdi ve Atatürk’ün büyüklüğünü, onun genişliğini, onun engin hoşgörüsünü simgeliyordu.
"Yurtta barış, dünyada barış" için çalışmak, Atatürk için dünyamızda yaşayan bütün insanları birbirine daha çok yaklaştırmak, daha çok sevdirmek yolundaki çabaların bir parçası idi. O, "İnsan her şeyden önce bağlı olduğu milletin varlığı ve mutluluğu için çalışmalı; fakat başka milletlerin de huzur ve refahını düşünmelidir."41 derken, işte bu çabasını dile getiriyordu. Atatürk’e göre "Dünya milletlerinin mutluluğuna çalışmak, diğer bir yoldan kendi huzur ve mutluluğunu sağlamağa çalışmak, demekti."42 Çünkü, "Dünyada ve dünya milletleri arasında huzur ve iyi geçim olmazsa, bir millet kendi kendisi için ne yaparsa yapsın huzurdan mahrumdur."43 İşte Atatürk’ün "Yurtta barış, dünyada barış" ilkesinin kökleri böyle insancıl bir düşünceden, böyle insancıl bir ülküden kaynaklanıyordu.
Atatürk’e göre: "Milletleri yönetenlerin görevi, yaşamı mutlu yapmak hususunda milletlerine yol göstermekti. Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar mutsuzdu. Yaşamda mutluluk, ancak gelecek kuşakların şerefi, varlığı ve huzuru için çalışmakla mümkündü. Hatta bir devlet adamı böyle hareket ederken ‘Benden sonra gelecekler, acaba böyle bir ruhla çalıştığımı fark edecekler mi?’ diye bile düşünmemeliydi." 44Atatürk, karşılık beklemeksizin, insanlığın mutlul hizmet edebilecek adam yetiştirmenin, en büyük zevk olduğunu söylüyor ve şöyle diyordu: "Bahçesinde çiçek yetiştiren insan, bu çiçekten bir şey bekler mi? Adam yetiştiren insan da, çiçek yetiştirendeki hislerle hareket etmelidir. Ancak bu tarzda düşünen ve çalışan adamlardır ki memleketlerine, milletlerine ve bunların geleceğine faydalı olabilirler."45Atatürk’e göre, milletler arasında düşmanlıkların yerini akrabalık bilinci almalı idi. Kıt’alar ve milletler arasında ırkçı ve şoven yaklaşımlar, yerini bütün insanlığın paylaştığı bazı ortak değerlere bırakmalıydı. "İnsanları mutlu edecek biricik araç, onları birbirine yaklaştırarak, onları birbirlerine sevdirerek karşılıklı maddî ve manevî gereksinimlerini temine yarıyan hareket ve enerji idi. Dünya barışı içinde insanlığın gerçek mutluluğu, ancak bu yüksek ülkü yolcularının çoğalması ve başarı kazanmasıyla mümkün olacaktı. Dünya vatandaşları kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmeli, insanlığın bütününün refahı, açlık ve baskının yerini almalıydı."46 Bütün milletlerin çağdaş uygarlık düzeyinde birleşmesi, bu ortak uygarlığa katılması, Atatürk’ün en samimî isteği idi. Çünkü o, insanlığın hepsini bir vücut ve her milleti bunun bir organı sayıyordu. Atatürk’e göre, insanlar arasında artık hiçbir7 renk, din ve ırk ayrımı tanımayan bir anlaşma ve işbirliği çağı açılmalı, milletler bağımsızlıklarını, millî niteliklerini, millî kültürlerini kaybetmeksizin, her türlü emperyalist görüşün dışında, insanlığın ortak değerlerinde birleşmeli idi. Bu ortaklaşa değerlerin kıt’aları birbirine bağlaması, insanları renk, ırk ve din farkı gözetmeksizin birbirine yaklaştırması gerekti. Çünkü insanlığın yükselmesi, insanlık ülküsünün gerçekleşmesi bu bilincin ayakta tutulmasına bağlı idi.
İşte Atatürk, bu görüş ve düşünceleriyle, bu yönüyle de insanlık tarihi önünde aşılamayacak bir7 büyüklüğü temsil etmektedir.

Son söz olarak diyebiliriz ki, Atatürk’ün yaşamı, kişiliği ve eseri incelendiği zaman, insanoğlu, hayranlığını gizleyememekte; bu millî  kahramanı kutlamakta, başarıya ulaştırdığı bu kutsal mücadelenin önünde saygı ile eğilmektedir.*

Atatürk’ün doğduğu ev, Selanik’te Kocakasım Mahallesi, Islahhane Caddesinde olup bugün Türkiye Konsolosluğu’nun bahçe sınırları içindedir ve müze haline getirilmiştir.


1   Osmanlı Devletinde sivil ortaokul.
2   Osmanlı Devletinde askerî ortaokul.
3   Osmanlı Devletinde askerî lise
*   Osmanlı döneminde, Batı Trakya’da Edirne’ye bağlı bir kasaba (Bugün Yunanistan sınırları içindedir).
4   Ruşen Eşref ÜNAYDIN, Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, 1930, s.31
5   Utkan KOCATÜRK, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi, Türk Tarih Kurumu Yayını, 2000, s.4
6   Kemal ATATÜRK, Nutuk I, s.12
7   ATATÜRK, a.g.e., s.13
8   Bu müfettişliğin adı, 15 Haziran 1919’da Üçüncü Ordu Müfettişliği olarak değiştirilmiştir.
9   Hüsrev GEREDE, 20. Asır dergisi, cilt: 3, sayı: 66, s.28, 1953
10 Kemal ATATÜRK, Nutuk I, s.16; Kâzım KARABEKİR, İstiklâl Harbimiz, Türkiye Yayınevi 1969, s.32
11 KOCATÜRK, a.g.e., s.43
12 KOCATÜRK, a.g.e., s.44
13  KOCATÜRK, a.g.e., s.59
14 KOCATÜRK, a.g.e., s.59
15 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, s. 204
16 Cevat DURSUNOĞLU, Millî Mücadele’de Erzurum, 1946, s. 87-90
17  Utkan KOCATÜRK, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, 2005, s. 204
18  Utkan KOCATÜRK, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi, 2000, s.226
19  Utkan KOCATÜRK, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi, 2000, s.227-228
20 Kemal ATATÜRK, Nutuk II, s.580
21 Kemal ATATÜRK, Nutuk II, s.608-609
22 Utkan KOCATÜRK, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi, 2000, s.273
23 Utkan KOCATÜRK, Celâl Bayar’la Bir Konuşma, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, sayı:5, 1986, s.346
24 Kemal ATATÜRK, Nutuk II, s.611
25 T.B.M.M. Zabıt Cerideleri, Devre: I, Cilt: XII, s.21
26 Utkan KOCATÜRK, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi, 2000, s. 274
27 Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, 1964, s.393
28  Kemal ATATÜRK, Nutuk II, s.618
29 Nusret ÖZSELÇUK, 30 Ağustos Zaferi, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı:9, 1987, s.668
30 ÖZSELÇUK, a.g.e., s. 669
31 Ruşen Eşref ÜNAYDIN, Atatürk’ü Özleyiş, s. 44
32 Utkan KOCATÜRK, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi, 2000, s.361
33 Kemal ATATÜRK, Nutuk II, s.767
34 Utkan KOCATÜRK, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, 2005, s. 204
35 KOCATÜRK, a.g.e., s. 455
36 KOCATÜRK, a.g.e., s. 455
37 KOCATÜRK, a.g.e., s.264
38 KOCATÜRK, a.g.e., s.457
39 Uluğ İĞDEMİR, Atatürk ve Anzaklar, T.T.K. Yayını, 1978, 8.6
40 Utkan KOCATÜRK, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, 2005, s.458
41 KOCATÜRK, a.g.e., 8.460
42 KOCATÜRK, a.g.e., s.460
43 KOCATÜRK, a.g.e., s.460
44 KOCATÜRK, a.g.e., s.459
45 KOCATÜRK, a.g.e., s.459
46 KOCATÜRK, a.g.e., s.455 BU BÖLÜMÜN HAZIRLANMASINDA YARARLANILAN KAYNAKLAR
ATATÜRK, Kemal: Nutuk, cilt: I-III, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını, 1961
ATATÜRK, Kemal: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, I-V, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını 1945-1972
BAYUR, Hikmet: Atatürk Hayatı ve Eseri, Güven Basımevi, Ankara 1963
BIYIKLIOĞLU, Tevfik: Atatürk ve İnönü Muharebeleri, Resimli Tarih Mecmuası, cilt: 5, sayı:53, 1954
BORAK, Sadi: Atatürk, Başak Kitabevi, İstanbul 1973
BORAK, Sadi: Ata ve İstanbul, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Yayını, İstanbul, 1983
ÇAYCI, Abdurrahman: Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Millî Bağımsızlık ve Çağdaşlaşma Önderi (Hayatı ve Eseri), Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, 2002
ÇELİKER, Fahri: Bitlis’in Kurtuluşu ve Mustafa Kemal Paşa, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı: 8, 1987
ÇELİKER, Fahri: Çanakkale ve Mustafa Kemal, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı: 9, Ankara 1987
DURSUNOĞLU, Cevat: Millî Mücadele’de Erzurum, Ankara, 1946
DURSUNOĞLU, Cevat: 1919 Erzurum Kongresi’ni Cevat Dursunoğlu Anlatıyor, Konuşan: Dr. Utkan Kocatürk, Ulus gazetesi, 23 Temmuz 1962
EROĞLU, Hamza: Atatürk’ün Üstün Kişiliği, Ankara 1984
GÖRGÜLÜ, İsmet: Atatürk’ün Anıları (Büyük Gazimizin Büyük Hayatından Hatıralar), Bilgi Yayınevi, Ankara, 1997
İĞDEMİR, Uluğ: Atatürk ve Anzaklar, Türk Tarih Kurumu Yayını, 1978 İĞDEMİR, Uluğ: Atatürk’ün Yaşamı, I. Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayını, 1980 İLHAN, Suat: Atatürk ve Harp Yönetimi, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, 1987 KARABEKİR, Kâzım: İstiklâl Harbimiz, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1969
KOCATÜRK, Utkan: Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi (1918-1938), 3. Basım, Türk Tarih Kurumu Yayını, 2000
KOCATÜRK, Utkan: Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, 2005
KOCATÜRK, Utkan:  Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, 1999
ÖZSELÇUK, Nusret: 30 Ağustos Zaferi, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: III, Sayı: 9, 1987
REİSİCUMHUR HAZRETLERİNİN TERCÜME-İ HALLERİ: Türkiye Cumhuriyeti Devlet Sal namesi (1925-1926). T.C. Başbakanlık Yayını, İstanbul 1926
ŞIVGIN, Hale:  Trablusgarp Savaşı ve 1911-1912 Türk İtalyan İlişkileri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, 1989
ŞİMŞİR, Bilâl N.: İngiliz Belgeleriyle Sakarya’dan İzmir’e (1921-1922), Milliyet Yayınlan, İstanbul 1972
TEZER, Şükrü: Atatürk’ün Hatıra Defteri, Türk Tarih Kurumu Yayını, 1972
TÜRK İSTİKLÂL HARBİ, Cilt: I-VII, T.C. Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, 1962-1975
ÜN AYDIN, Ruşen Eşref: Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, İstanbul, 1930 ÜNAYDIN, Ruşen Eşref: Atatürk’ü Özleyiş, Hatıralar, Türkiye İş Bankası Yayını, 1957

Alındı: atam.gov.tr

Bugün, Mustafa Kemal Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın vefat yıl dönümü.

 Atatürk: "Annem idam edildiğimi düşünerek felç geçirdi"

Bugün, Mustafa Kemal Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın vefat yıl dönümü.

Bu özel günde, devletimizin kurtarıcısı ve kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanımdan bahsedelim. 

Zübeyde Hanım’ın hayatı Osmanlı Devleti'nin son yıllarına tesadüf etmiş ve çileler içinde geçmiştir. Genç yaşta kaybettiği üç çocuğunun acısının üzerine kocası Ali Rıza Bey’in vefat etmesi onun hayatında derin yaralar açmıştır.

Bütün sevgisini verdiği oğlu Mustafa Kemal’in devleti kurtarma arzusu, Zübeyde Hanım’ın çileli yaşantısında ayrı bir sayfa açmış, hayatı boyunca yaşadığı zorlukların yanına oğlunun başına kötü bir şey geleceği endişesi de eklenmiştir. Bununla beraber Zübeyde Hanım oğlunun fikirlerine karşı çıkmamış, ömrü boyunca ona inanmış ve destek olmuştur.

Selanik’in Yunanistan’a geçmesiyle doğup büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kalıp İstanbul’a yerleşen Zübeyde Hanım buradaki yıllarını yine evladından uzak ve çileler içinde geçirecektir. Oğlu Mustafa’nın Samsun’a geçip direniş başlatmasından sonra hükûmetin Zübeyde Hanım üzerindeki baskısı artmış, defalarca evi aranmış, oğlu hakkında çıkan haberler ve idam kararı onun üç buçuk sene gece gündüz ağlamasına neden olmuştur.

Zübeyde Hanım, Millî Mücadele’nin sonlarına doğru oğlunun yanına Çankaya’ya geldiğinde sağlığını tamamen kaybetmiş durumdadır. Ankara’daki son günleri hastalıklar içinde geçen Zübeyde Hanım, İzmir’e götürülmüş ve Milli Mücadelenin zaferle noktalanmasından kısa bir süre sonra, 14 ocak 1923'te vefat etmiştir.

Annesi vefat ettiği esnada seyahatte olan Mustafa Kemal Paşa,  15 Ocak sabahında Eskişehir‘e gelmiştir. Annesinin hastalığından haberdar olduğu için Emir Eri Çavuş Ali’yi çağırarak “Bir haber var mı?” diye sormuştur. “Şifre geldi ama çözülmedi” cevabını alınca Mustafa Kemal Paşa, “Annemin öldüğünü  biliyorum.” demiştir.  

Gazi bu kara haber üzerine bir müddet düşünmüştür. Cenaze merasiminde bulunmak için hemen İzmir’e mi hareket etmeli?

O halde tespit olunan seyahat programını değiştirmek, İzmit ve İstanbul civarında talim ve terbiye ile meşgul olan ordunun teftişlerini geri bırakmak, kısacası verilen emir ve kararlardan vazgeçmek lazım gelmektedir.

Başkumandan Paşa, bu yönü gerekli görmemiş, "Vatan vazifesinin yanında hiçbir hissin, hiçbir fikrin hükmü yoktur" diyerek İzmir’de bulunan yaveri Salih Bey’e şu telgrafnameyi not ettirmiştir: “Verdiğiniz elim haber, beni çok üzdü. Merhumenin münasip bir tarzda defin merasimini yaptırınız. Cenabı Hak, millete hayat ve selamet versin.” 12 gün sonra annesinin mezarı başına gelebilen Mustafa Kemal Paşa, bir müddet sessizce bekledikten sonra duygu yüklü bir konuşma yapmıştır.

Bu tarihi konuşma, Zübeyde hanımın çileli hayatı hakkında bilgi vermesinin yanında, Mustafa Kemal Paşa'nın milli egemenliğe olan bağlılığıyla padişah rejimine karşı olumsuz bakışını ortaya koyması bakımından oldukça kıymetlidir.

29 Ocak 1923 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesinde "Büyük Halaskarın Büyük Yemini" başlığı altında yayınlanan konuşma şu şekildedir:

Zavallı validem bütün millet için mefkûre olan İzmir’in mukaddes topraklarına vücudunu vermiş bulunuyor. Arkadaşlar, ölüm yaratılışın en tabii bir kanunudur. Fakat böyle olmakla beraber bazen ne hazin tecelliler arz eder. Burada yatan validem, zulmün, cebrin bütün milleti felaket uçurumuna götüren keyfi bir idarenin kurbanı olmuştur. Bunu izah etmek için müsaade buyurursanız ıstıraplı hayatının bariz birkaç noktasını arz edeyim. 

Abdülhamit devrinde idi. 320 (1905) tarihinde mektepten henüz Erkan-ı Harp yüzbaşısı olarak çıkmıştım. Hayata ilk adımı atıyordum. Fakat bu adım hayata değil, zindana tesadüf etti.

Hakikaten bir gün beni aldılar ve müstebit (despot) idarenin zindanlarına koydular. Orada aylarca kaldım. Validem bundan ancak hapishaneden çıktıktan sonra haberdar olabildi ve derhal beni görmeye koştu. İstanbul’a geldi. Fakat orada kendisiyle ancak üç-beş gün görüşmek nasip oldu. Çünkü tekrar müstebit (despot) idarenin hafiyeleri, casusları, cellatları ikametgahımızı sarmış ve beni alıp götürmüşlerdi. Validem ağlayarak arkamdan takip ediyordu. Beni sürgün yerime götürecek olan vapura bindirirlerken benimle görüşmekten men edilmiş olan validem, gözyaşlarıyla Sirkeci rıhtımında elemler ve kederler içinde terk edilmiş bulunuyordu. Sürgün yerinde geçirdiğim mücadeleler onun hayatını ıstıraplar ve gözyaşları içinde geçirtmiştir.

Mütareke zamanında Anadolu’ya geçtiğim vakit, validemi mustarip bir halde İstanbul’da terke mecbur olmuştum. Yanımda kendisinin refakatime verdiği bir adamım vardı. Bunu Erzurum’dan İstanbul’a gönderdiğim zaman validem, bu adamın yalnız olarak geldiğinden haberdar olduğu dakikada, benim hakkımda halife ve padişah tarafından verilmiş olan idam kararının infaz edildiğini zanneylemiş ve bu zan kendisini felce uğratmıştı. Ondan sonra bütün mücadele seneleri onun hayatını elem, ıstırap içinde geçirtmişti. Padişah ve hükümetinin ve bütün düşmanların daima baskı ve işkencesi altında kalmıştı. İkametgâhı bin türlü sebep ve vesilelerle basılır ve aranır, kendisi rahatsız edilirdi. Validem üç buçuk senelik bütün gece ve gündüzlerini gözyaşları içinde geçirdi. Bu gözyaşları ona gözlerini kaybettirdi. Nihayet pek yakın zamanda onu İstanbul’dan kurtarabildim. Ona kavuşabildim ki, o artık maddeten ölmüştü, yalnız manen yaşıyordu.

Validemin kaybından şüphesiz çok üzgünüm. Fakat bu üzüntümü gideren ve beni teselli eden bir husus vardır ki, o da anamız vatanı mahv ve haraplığa götüren idarenin artık bir daha dönmemek üzere yokluk mezarına götürülmüş olduğunu görmektir. Validem bu toprağın altında, fakat milli hâkimiyet ilelebet payidar olsun. Beni teselli eden en büyük kuvvet budur. Evet, milli hâkimiyet ilelebet devam edecektir.

Validemin ruhuna ve bütün ecdat ruhuna ahdetmiş olduğum vicdan yeminimi tekrar edeyim. Validemin kabri önünde ve Allah’ın huzurunda yemin ediyorum, bu kadar kan dökerek milletin elde ettiği ve sağlamlaştırdığı hâkimiyetin muhafazası ve müdafaası için icap ederse validemin yanına gitmekte asla tereddüt etmeyeceğim. Milli hâkimiyet uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun."

Atatürk burada annesinin çileli hayatından ve aynı zamanda vatanın da mahvolmasından Abdülhamit ve Vahdettin rejimini sorumlu tutmuştur. "Esas anamız" dediği Vatanın kurtuluşunu bir teselli olarak görmüş ve bu kadar uğraşıp bedel ödeyerek kazanılan milli iradenin yaşaması için gerekirse ölmeye, annesinin yanına gitmeye tereddüt etmeyeceğine dair namus sözü vermiştir.

Ümit Doğan

Kaynak:  https://bit.ly/3oJZCpr



Vefatından Sonra Bile Göğsümüzü Kabartan Ulu Önder Atatürk Hakkında Dünya Liderlerinin Dile Getirdikleri

 Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, yalnızca Türk halkının değil, tüm dünyanın lideri olmuştur. İşte diğer liderlerinin Atatürk hakkında dile getirdiği sözler... 



1938 Kasım’ının böylesine soğuk ve matem dolu olacağını kim düşünebilirdi? 10 Kasım Perşembe gününün sabahında saatler, saniyeler… zaman durdu ve sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olmakla kalmayıp, dünyanın en etkili, en ileri görüşlü, bilime, sanata, sanatçıya, köylüye, kısacası insana da değer veren Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşını selamladı. Dostundan düşmanına, tanıyanından tanımayanına kadar herkesin saygı duyduğu bir lider, bir öğretmen, bir bilim insanı ve büyük bir komutan, 10 Kasım 1938 günü saat 09:05’te sonsuzlukla buluştu.

Belçika, Pakistan, Meksika, Dominik Cumhuriyeti, İsrail, Hollanda, Yeni Zelanda, Venezuela, Küba, Avustralya, ABD, Birleşik Krallık ve Japonya başta olmak üzere, dünyanın dört bir yanına heykeli dikilen belki de tek dünya lideri, ulu önder Atatürk olabilir.

11 Ocak 1905 tarihinde Kurmay Yüzbaşı olarak Harp Akademisi’nden mezun olduktansonra, bir savaş dahisi olarak birçok muharebede başarıya ulaştı. 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi’nin ardından başlanan örgütlenme, sonrasında kazanılan Kurtuluş Savaşı’nın habercisiydi.

Kurtuluş Savaşı sırasında halkın egemenliği, Mustafa Kemal için muharebelerden çok daha önemliydi. Akabinde dünya tarihinde yer alacak bir savaş kazanıldı ve yepyeni bir ülke adeta küllerinden doğdu. Artık yönetim şekli monarşi değil cumhuriyetti. İnsan hakları, eğitim ve öğretim hakları, saltanatın ve halifeliğin kaldırılması, kadınlara seçme seçilme hakkı gibi daha birçok yenilik, şimdilerde başımızda bulunan vekiller ve siyasiler başta olmak üzere tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının devlet yönetiminde söz hakkına sahip olmalarını sağladı.

Ne yazık ki, bazı kesimler halen daha bu inkılapların değerini anlamamakta ısrarcı davranıyorlar. Ancak onlar da Mustafa Kemal’e duyulan sevginin ve saygının sonsuz olduğunun farkındalar. Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ü bitmek tükenmek bilmeyen sevgiyle anıyor ve özlüyoruz

Vefatından sonra bile göğsümüzü kabartan ulu önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında dünya liderlerinin söylediği cümleler sizlerle…


10 John F. Kennedy


John F. Kennedy 
ABD’nin 35. Devlet Başkanı olarak 1961 ve 1963 yılları arasında görev alan John Fitzgerald Kennedy, 22 Kasım 1963 yılında suikaste kurban gitmeden önce vermiş olduğu demeçte; Atatürk’ün bu yüzyılda yaşamış en büyük, en ileri görüşlü ve en kudretli lider olduğunu belirtmiştir. Ayrıca çöküntü halinde bulunan bir imparatorluğun yerini özgür bir Türkiye’ye bırakmasının yanı sıra, Türkiye’nin özgürlüğünün ve bağımsızlığının şerefli bir şekilde o zamandan bugüne kadar korunmasının da Atatürk’ün ve Türk halkının başarısı olduğunu da sözlerine eklemiştir.


9 David Lloyd George

Atatürk ile aynı tarihlerde görev yapmış olan David Lloyd George, Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye topraklarını işgal eden Britanya Hükümeti’nin başındaydı. Düşman kuvvetlerde olmasına rağmen Atatürk’e olan saygısını, onu Asya topraklarında yetişmiş bir dahi olarak nitelendirerek göstermiştir. Elbette ki, Atatürk’ün işgalci güçlere karşı başarılı bir şekilde mücadele vermesi, Türkiye’ye karşı sert ve tavizsiz bir politika izleyen Lloyd George’nin bile saygı duyabilmesini sağlamıştır.


 8  Adolf Hitler


Bazı kesimler tarafından yüzyılın en büyük diktatörü, bazı kesimler tarafından ise başarılı bir politikacı olarak kabul edilen Adolf Hitler, Atatürk’ün özellikle de dahi bir devlet adamı ve büyük bir asker olduğundan bahsetmiştir. “Yeni Türkiye Cumhuriyeti”nin ise Atatürk’ün nesilden nesile aktarılacak büyük bir anıtı olduğunu da sözlerine eklemiştir.


 7  Aristide Briand


Lloyd George gibi Aristide Briand da Kurtuluş Savaşı’nın işgalci devletlerinden biri olan Fransa’nın başındaki isimdi. Karşı cephede olmasına rağmen, Atatürk’ten büyük bir kahraman olarak bahsetmiştir. Ayrıca Atatürk ve silah arkadaşlarının teker teker heykellerinin dikilmesi gerektiğini de sözlerine eklemiştir.


 6  Barack Obama

Şimdi ise günümüz liderlerinden Barack Obama ile listemize devam ediyoruz. ABD’nin 44. Devlet Başkanı olarak görev yapan  Barack Hussein Obama da yüzyılın en etkili dünya lideri, Atatürk’e olan hayranlığını vermiş olduğu bir demeçle göstermiştir. Atatürk’ten tarihin şeklini değiştiren bir lider olarak bahsetmiş ve yaşamına ait en büyük anıtın taştan ya da mermerden inşa edilemeyeceğini, Türkiye’nin canlı ve laik demokrasisinin en büyük mirası olduğunu da sözlerine eklemiştir.


 5  Vladimir Lenin

Atatürk ile aynı dönemlerde yaşamış olan Vladimir Ilyiç Lenin, Sovyetler Birliği’nin kurucusu ve sosyalist bir devrimcidir. Mustafa Kemal’in bir sosyalist olmadığını ancak anlayışlı, ilerici, iyi düşünceli ve akıllı bir lider olduğunu belirten Lenin, Atatürk’ün önderlik ettiği Kurtuluş Savaşı’nın da başarıyla sonuçlanacağını düşünen ender politikacılardan biriydi.


 4  Winston Churchill


Çanakkale Boğazı’nda tarihi bir yenilgi yaşayan İngiliz orduları, o dönem Winston Churchill tarafından yönetiliyordu. Bu yenilgi, Churchill’in askerlik hayatını bitirmiş olsa da karşı cephesinde mücadele veren Mustafa Kemal’e karşı büyük bir saygı besliyordu. Atatürk’ün vefatının ardından vermiş olduğu demeçte; Mustafa Kemal’in vefatının sadece Türkiye Cumhuriyeti için değil, Avrupa için de büyük bir kayıp olduğunu belirtmişti.  


 3  Muhammed Ali Cinnah

Pakistan’ın kurucusu, Tüm Hindistan Müslüman Birliği ve Pakistan Bağımsızlık Mücadelesinin önderi olarak bilinen Muhammed Ali Cinnah da Atatürk’ün büyük bir lider olduğunu dile getirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmakla kalmayıp, bütün dünya uluslarına Müslümanların seslerini duyuracak kudrette olduğunu, vefatıyla Müslüman dünyasının en büyük kahramanını kaybettiğini belirmiştir.


 2  Cevahirlal Nehru

Pandit Cevahirlal Nehru; Hindistan Bağımsızlık Hareketi’nin önemli isimlerinden biri olmakla kalmayıp, Hindistan’ın ilk başbakanı olmayı da başarmıştır. Nehru, Atatürk’ten gençlik yıllarının kahramanı olarak bahsetmiştir. “Kemal Paşa’nın en büyük hayranları arasında bulunuyorum”, diyerek Atatürk’e olan saygısını ve sevgisini dile getiren Nehru, Atatürk’ü Doğu’ya modern çağın kapılarını açan öncü bir dünya lideri olarak nitelendirmiştir.  


 1  Emanullah Han


1919 yılında Afganistan Emiri olarak görev yapan Emanullah Han da ülkesini İngiltere’nin etkisinden kurtarıp, bağımsız bir devlet olmasını sağlamış bir önderdir. Babasının ölümüyle 1919 yılında tahta çıkan Emanullah Han, 1921 Türkiye Anayasası’nı örnek alarak 1923 Afgan Anayasası’nı hazırlatmıştır. Mustafa Kemal’i daima örnek alan Emanullah Han; Atatürk’ün sadece Türkiye için değil, aynı zamanda bütün Doğu milletleri için de en büyük önder olduğunu belirtmiştir.


UNESCO


Duruşu, karizması, ileri görüşlülüğü, yenilikçi fikirleri ve gerçekleştirmiş olduğu inkılaplarla, kaybolmuş bir ülkeyi yeniden küllerinden diriltmeyi başaran Mustafa Kemal Atatürk, gerçek bir dünya lideridir. UNESCO tarafından 27 Kasım 1978 tarihinde alınan bir kararla 1981 senesi, Atatürk yılı olarak kabul edilmiştir ve bu karar, dünyada tektir. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) ise Atatürk’ü barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi, olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir devrimci, sömürgeciliğe karşı savaşan ilk önder ve dünyanın barış öncüsü olarak tanımlamıştır.

2018 yılında Türksat 5A-5B uydularının fırlatılması için Türkiye’ye gelen ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görülen Elon Musk da Anıtkabir’i ziyaret etmiştir. Ardından “Üç kırık kaburga, delik bir akciğer ve o yine de savaştı,sözleriyle Instagram hesabında Anıtkabir’de fotoğraf paylaşarak gündeme gelmiştir.

Cumhuriyetin kurucusu, kadın, çocuk ve insan haklarının savunucusu, Türkiye Cumhuriyeti’nin ölümsüz lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçek bir dünya lideri olduğunu, düşmanları tarafından bile duyulan bu saygıda görebiliriz. Ulu önderimizi 1938 yılında ebediyete uğurlamış olsak da bırakmış olduğu bu mirası ilelebet yüceltmeye ve muhafaza etmeye devam edecek, Mustafa Kemal Atatürk’ü ve büyük mücadeledeki kahraman silah arkadaşlarını unutmadık, unutmayacağız.

Ulu Önder Atatürk’ümüzü Saygı, Sevgi ve Özlemle Anıyoruz…

Kaynak: https://bit.ly/35sgb1w