CUMHURIYET AHLAK ÜSTÜNLÜĞÜNE DAYANAN BİR ÜLKÜDÜR, CUMHURİYET ERDEMDİR

Vatandaş İçin Medeni Bilgiler G İ R İ Ş (s:1-11)



G İ R İ Ş (s:1-11)

M. Kemal Atatürk'ün XXV. ölümü yıldönümünde Türk Tarih Kurumu konferanslar tertip etmiş ve bunları kitap halinde, yayınlanmıştır. O yıl aynı zamanda "Unesco" Genel merkezinde, bütün üye olan devletler Atatürk'ü anma kararı almış ve bu üye milletlerin kültür teşekkülleri yayınlar yapmışlardır.

Türk Tarih Kurumu'nun bu konferanslar serisinde ben "Atatürk' ün vatandaşlık hak ve vazifeleri üzerindeki düşünceleri" konusunu ele alarak işledim ve bilhassa Atatürk'ün el yazılarıyle olan belgeleri dinleyicilere gösterdim. O tarihten itibaren elimde bulunan bütün yazıları tasnif ederek kitap halinde yayınlamayı istedim. Meslek arkadaşlarım da beni bu hususta teşvik ettiler. O konferansımda bütün "Medeni Bilgiler" kitabımın her konusunu belgeleriyle göstermeme imkân yoktu. Bunun için Atatiirk'ün XXX. ölüm yıldönümü vesilesiyle bu "Medeni Bilgiler" kitabmın hazırlanma tarzını, el yazılarıyle belgelerine dayanarak izah etmek istiyorum. Bu yazılarm çoğunluğu Atatürk'ündür.

Aynı zamanda Atatürk'ün muhitinde konuşulan konulan ve çeşitli meseleler üzerindeki düşünceleri de tespit etmiş olacağımı. Atatürk'ün etrafındaki toplantılardan daima bahsedilmektedir.

Burada bulunanlar hâtıralarmı kendi görüşlerine göre yazmışlardır. Tarihci ve ediplerimiz ise bu toplantıları işittikleri veya okuduklarından çıkardıkları neticeye göre yazmak istemektedirler.

Benim şahit olduğuma göre Atatürk'ün etrafında toplanmalar çok çeşitlidir. Gündüzleri çoğunlukla hususi kütüphanesinde daima bir kaç kişi ile ya çalışır veya belirli bir konu üzerinde konuşmalar yapardı. Bunlar otomobil veya motor gezintilerinde devam eder ve çoğuıılukla Ankara'da çiftlik evlerinde ya davetlileri veyahut oraya toplannıış olan halk ile doğrudan doğruya meseleleri konuşur ve fikirlerini sorardı.

Bu hal memleket içi seyahatlerinde daha kesif olarak uygulanır, trende vapurda ve uğradığı her yerde daima yeni konular ve tetkikler açıklanarak üzerlerinde münakaşalar yaptırmasını severdi. Atatürk'ün günlük entelektüel yaşayışı her zaman her muhitte tatbikat sahası bulur ve karşısında imtihana çekilenler eksik olmazdı.

Bir örnek vermek için şu olayı anlatmalıyım. Bir gün dişlerini tedavi etmek için gelen hekime, o sırada benim elimde okuduğum sosyoloji kitabından, sorular sormaya başladı. Tabii buna derhal cevap verecek durumda olmayan diş hekimi mahcup olmuştu. Ben buna müdahale ederek hemen kitabı getirdim ve bunun pek yeni neşriyat olduğunu gösterdim. Atatürk bir taraftan da işi şakaya getirerek diş hekimine şöyle söyledi : "Biliyorum, siz kendi mesleğinizde en büyük başarıyı gösteriyorsunuz, fakat bunun yanı başında başka meselelerle de ilgilenerek okumanızı teşvik etmek istedim ve bu kadar aykırı bir konuyu bilhassa seçtim" dedi. Diş hekimi ertesi gelişinde bu konuya ait bir çok kitap tedarik ederek okumuş ve bu sefer o Atatürk'e bunlardan bazı sorular sormuştu.

Buna daha pek çok verilecek örnekler vardır.

Yine meselâ Atatürk'ün motor ile mutad Boğaz gezintilerinde mutlaka bir kitap veya bir mesele konuşma konusu olur ve o gezintinin sonunda herkes bir şeyler öğrenmiş olurdu.

Bir de bunlara eklenen Atatürk'ün akşam toplantıları vardır. Buraya davet edilenler, bulunulan çevreye göre değişir. Ankara'da bulunulduğu zaman âdet şöyle idi: Atatürk'e her gün, genel sekreter gelen evrak üzerinde bilgi verir ve emirlerini alır. Duruma göre memleket meseleleri ve dış olaylar için kendisi direktifler verir bazen de meseleleri derinlemesine soruşturur, bilgi alırdı. Bu arada başbakan ve bakanlardan bazıları lüzum gördükleri zaman yine hükümet işlerini görüşmeye gelirler. Meselâ Genel Kurmay başkanı mareşal Fevzi Çakmak ekseriya konuşmak için gündüzleri gelirdi.

Akşam üzeri başyaver yanına gelir ve sofraya kimlerin davet edilmesini emrettiklerini sorardı. Atatürk bu listeyi o günkü çalıştığı ve okuduğu kitaplarla ilgili kimseler olmasını ister ve ona göre yazdırırdı. Derhal burada şuna da işaret etmeliyim ki, Atatürk devrinin, mesleklerinde isim yapmış şahısları daima onun etrafında toplanmıştır. Onun için memleketin aydın kişilerini, o muhitte tanımak ve konuşmak daima mümkün olmuştur. Bu, sadece Ankara ve İstanbul'da değil,

memleketin çeşitli yerlerine gidildigi vakitte böyle olur, o çevrenin tanınmış aydın kişileri bu toplantılara çağırılırdı. Ancak her akşam başyaverin yazdığı listedeki kimseler, bazen mâzeretleri otur gelemezler veya orada bulunmazlar, onun için listelerde yazılı olanlar her zaman bir araya gelemezler vey ahut toplandıktan sonra bir başka isim ortaya atılır, geç de olsa hemen haber gönderilerek davet edilirdi. Devlet adamları bilhassa başbakan, dahiliye ve hariciye bakanları ise istedikleri zaman gelebilirlerdi.

 

Şimdi, bu kitabı ve belgeleri yayınlama vesilesiyle şahidi olduğum olaylar hakkında bazı bilgiler vermek istiyorum. Ancak kendi mesleki hayatımdan bahsetmemin mazur görülmesini rica ederim.

1929/1930 ders yılında Ankara Musiki muallim mektebinde öğretmenlik görevime, Yurt bilgisi ve Tarih derslerini vermek üzere başlamıştım. Yurt bilgisi için okutacağım ders kitabını Atatürk gördüğü zaman bunu yeterli bulmamıştı. Kitabın konuları ise kendisini de ilgilendirdiği için evvela benim Fransız lisesinde okuduğum "Instruction civique" kitabımdan bazı tercümeler yapmamı istedi. Aynı zamanda, bu konulara ait çeşitli kitapları, genel sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu'na araştırtarak Almanca'dan bazı tercümeleri yaptırmıştı. Kendisi fransızcadan ve Türkçeden okuduklarına bu tercümelerden de istifade ederek, bazı konuları bizzat yazmış veya bizlere yani bana ve genel sekretere dikte ettirmiştir. Benim o zamanki çalışmalarımı bu konulara ait kitapları aramak, okumak ve icabederse tercüme ederek notlar almak idi. Bu suretle Yurt bilgisi derslerimi program uyarınca bu yeni incelemelere göre veriyordum. Okulda kız ve erkek öğrenciler beraber okuyorlardı. O tarihte yürürlükte olan kanunlarımızda kadınlara seçim hakkı tanınmış değildi.

Bir ders tatbikatı olarak, bütün ders verdiğim sınıflarda Belediye kanununa göre seçim denemesi yaptırdım. Öğrenciler heyecanla bu işte çalıştılar, rey kutuları hazırladılar. O zaman yürürlükte olan Belediye kanunu tam manasıyle tatbik edildi ve belediye başkanı olarak da bir kız arkadaşlarını seçtiler. Bunun üzerine bir erkek öğrencinin itirazı ile karşılaştım. Diyordu ki : "Mevcut kanunun bize öğrettiğine göre kadınların rey verme hakkı olmadığı gibi, seçilemezler de". Öğrenci itirazında haklı idi, ama ben öğretmen olarak şu telkinde bulunmayı münasip gördüm. "Bu öğrendikleriniz ilerisi için sizlere lüzumlu olacaktır. Kadınlarımız da yakında rey hakkı kazanacaktır" dedim. Fakat bu sözlerimin erkek ögrenci karşısında öğretmenlik otoritesinin ötesine geçmiyeceği muhakkaktı.

İşte böylece ögrencilerimden birinin bu itirazı ve soruları beni kadın hakları üzerinde çalışmaya teşvik etti.

Aynı gün Gazi Orman çiftliğindeki Marmara köşkünde Atatürk ile İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya bu olayı, Türk kadını olarak rey hakkına malik olmadığımızdan çok müteessir olduğumu anlattım.

Atatürk bana bu konuda çalışmamı ve başlıca memleketlerde bu meselelerin nasıl hal edilmiş olduğunu tetkik etmemi tavsiye etti. İtiraf edeyim ki o sıralarda ben bu hususta hemen hiç bilgi sahibi degildim. Fakat kız ve erkek öğencilerimin karşısına, bu haklardan mahrum olan bir öğretmen olarak da çıkmak istemiyordum. Çok severek başladığım ögretmenlik hayatımdan ve vazifesinden ayrılmak da bana ağır gelecekti. Bununla beraber Atatürk'e şunu söylemekten kendimi alamadım : "Hiç olmazsa erkek öğrencim kadar bir hak sahibi olmadan o sınıfa ders veremiyeceğim" dedim. Bu sırada İçişleri Bakam Şükrü Kaya, B. M. Meclisinde bir yıldan beri müzakere edilmekte olan Belediye kanununda bu işin ele alınabileceğini ifade etti. Atatürk düşünüyordu. Birden "Başvekille konuşuruz, fakat bu meselede hazırlıklı olmak ve münakaşa etmek lâzımdır" dedi. Kendisi o akşam Çankaya köşküne devlet adamlarından, Hukuk mektebi (o zaman henüz fakülte değildi) hocalarından ve daha başka bu meseleleri konuşabilecek kimseleri davet ettirdi. Konu açıldığı vakit, kadınlarm rey hakkına taraftar olanlar bulunduğu gibi, buna karşı olanların fikirleri de tartışılmaya başlandı. Ben heyecanlı idim ama, tam inandırıcı deliller bulamıyordum. Fakat o günden sonra bir çok kitap okumaya başladım. Diğer memleketlerdeki durum hakkında bilgi sahibi oldukça bu münakaşalar benim için daha istifadeli oluyordu. 

Şimdi B. M. Meclisi zabıtlarında bu meseleyi tetkik edecek olursak durumu şöyle tespit edebiliriz : 20 Mart 1929 tarihinde Başvekil İsmet (İnönü) imzasıyle hükümet teklifi olarak B. M. Meclisi'ne yazılan tezkesede şunlar yazılıdır :

"Dahiliye vekâletince hazırlanan ve icra vekilleri heyetinin 6.3.1929 tarihli içtimaında yüksek meclise arzı kararlaştırılan Belediye kanun lâyihası esbabı mucibesiyle birlikte takdim olunmuştur".

Bu kanun lâyihasının uzun mucip sebepleri kısmında, kadınların rey verme meselesi teklif edilmemiştir.

Fakat tam bir yıl sonra 20 Mart 1930'da bu kanun'un müzakeresi için B. M. Meclisinde müstaceliyet (ivedilik) kararı alınıyor. (Yalnız Kars mebusu Agaoğlu Ahmet itiraz ediyor) 22 Mart 1930 cumartesi, 24 pazartesi, 27 perşembe, 29 cumartesi ve 31 Mart pazartesi bu kanun üzerine çeşitli yönlerden münakaşa ve müzakereler oluyor. Nihayet 3 Nisan 1930 perşembe günü 164 maddeli Belediye kanunu, kadınlara da rey verme ve seçme hakkı vererek kabul edilmiş oluyor. Aynı gün Türkocağı salonunda Atatürk'ün de hazır bulunduğıı bir toplantıda ilk konferansımı Kadın hakları üzerinde vermiştim.

Bu sırada B. M. Meclisinde aza adedi 316 dır. Bunların içinden 198' i reye iştitak ile kabul etmişlerdir. Red ve müstenkif kalanlar yoktur. Reye iştirak edemeyenler 117 kişidir.

Yine bu kanunun kabul edildiği tarihte Hükümeti teşkil eden üyeler şunlardır :

Başvekil : İsmet İnönü 

Milli Müdafaa Vekili : M. Abdülhalik (Renda).

Adliye " : Mahmut Esat (Bozkurt) 

Maliye " : Şükrü Saraçoğlu 

Hariciye " : Tevfik Rüştü (Aras).

Dahiliye " : Şükrü Kaya 

Maarif " : H. Vâsıf (Çınar)

Nafıa " : Recep (Peker)

İktisat " : M. Rahmi 

Sıhhat ve İçtimaî Muavenet : Dr. Refik (Saydam) 

Diğer taraftan Yurt bilgisi'nin programına göre diğer konular da bu yukarıda açıkladığım tarzda hazırlanırdı. Ben bunları ders planına uygun olarak tertip ederdim. Bir kısmını ise broşür olarak bastırır, ögrencilerime dağıtırdım. Fakat bu konuların asıl ilgi çekici yönü, Atatürk'ün toplantılarında bulunanlar arasında tartışmaların yapılması idi. Devlet adamları, askeri erkân, hukukçular, edipler ve günün diğer aydın kişileri arasında konu ortaya atılır, herkes fikrini ve bilgisini açıklamak fırsatını bulurdu. Kara tahta yemek odasının başlıca mobilyalarından biri idi, bunun üzerinde icabederse konuşanlar yazarak veya çizgilerle fikirlerini anlatma yolunu tutarlardı. Konuşmalar muntazam ve usulüne göre, ya Atatürk tarafından idare edilir veyahut bu idareyi başka bir arkadaşına verirdi. Bu konuşmalar çok faydalı ve bilhassa benim için çok öğretici idi. Elimde daima kalem kâğıt bulunduğu için de hemen her şeyi not ederdim. Ayrıca bir tarif veya bir mesele üzerinde daha etraflı konuşulmasını temin için sorular yazdırılır ve davetlilerin ertesi akşama hazırlıklı gelmeleri temin edilirdi. Devlet adamlarımızın Atatürk'ün özel kütüphanesinden okumaları için birer kitapla çıktıkları çok olurdu. Bu vesile ile devlet teşkilâtımız ve kanunlar üzerinde konuşulur ve günün ihtiyaçları gözönünde tutulduğu gibi, medeni icapların sosyal bünyemizdeki yararlı olabilecek prensipleri görüşülürdü. Benim için bu toplantılar ve konuşmalar bilgi edinme bakımından en faydalı bir şekil idi. Tabii bu arada günün siyasi olayları, memleket meseleleri, tarihi konular da konuşma konusu olurdu. Şimdi bu açıklamalardan sonra "Medeni Bilgiler" adını verdiğimiz Yurt Bilgisine ait belgelerin elimde olanlarım şöyle sıralayabilirim :

1) Tercümeler ve çeşitli notlar.

2) El yazılarıyle ilk müsveddeler (bunlar Atatürk'ün, Tevfik Bıyıklıoğlu ve benim) üzerinde düzeltmeler, ilâveler ve çıkarmalar vardır.

3) Tape edildikten sonra yeniden ilâve düzeltmeler olan kısımlar. 

4) Bütün devlet ve hükümet teşkilâtından toplanmış olan bilgileri içine alan dosyalar (Bunlar sonradan Recep Peker'e verilmiş ve onun hazırlamasıyle Medeni Bilgilerin II. cildi basılmıştır).

İşte bütün bu yazılardan sonra yayınlanan broşür ve kitaplar ise şöyle sıralanabilir :

1) Broşür ve risale şeklinde "Türk Çocuklarına Yurt Bilgisi Notları". Ankara 1929.

2) Her konu için ayrı kitap olarak : İntihap, 72 sahife, Askerlik vazifesi, 77 sahife, Şirketler ve Bankalar, 172 sahife, Vergi bilgisi, 98 sahife. Bu dört kitap 1930 yılında İstanbul'da basılmıştır.

3) Bütün bu konuların toplu olarak bir arada basılmış kitabı (141 sahife) "Vatandaş İçin Medenî Bilgiler" adını taşır. İstanbul 1930.

4) "Vatandaş İçin Medenî Bilgiler" adı altında orta okullarda okutulmak üzere basılmış olanlar ise şu tarihlerdedir : Maarif Vekâleti Millî Talim ve Terbiye dairesinin 7.IX.1931 tarih ve 2297 numaralı emriyle 7.VI.1932 tarih ve 1908 numaralı emriyle (191 sahife).

27.VI.1933 tarih ve 3113 numaralı emriyle (302 sahife). Bu kitaplar pek çok adette basılmıştır. Ancak her basılışta yeniden üzerinde düzeltmeler ilâveler yapılmış veyahut bazı kelimeler çıkanlmıştır. Meselâ 1930 da çıkan kitapta "Mutedil Devletcilik" (S. 79) konmuş iken sonradan "mutedil" kelmesi silinmiştir. Bu kitabın ilk sahifesinde "vatandaş için medenî bilgiler neden bahseder? "başlığı altındaki izahlarda Atatürk'ün el yazısı ile bir ilâve vardır : "İşte vatandaşlara, gerek Devlet ve hükümetle ve gerek aralarındaki münasebete nazaran mevcut vazifeleri ve hakları ve umumiyetle Devlet teşkilâtını ögreten bilgiler, Medenî Bilgiler namı altında toplanmıştır". S. 11, İstanbul 1930.

Yukarda da izah ettiğim gibi bütün bu konular üzerindeki çalışmalar ve Atatürk'ün muhitinde olan münakaşalar daima çok ilgi çekici olmuştur. Ancak, bu kitabın didaktik yani öğretim usulüne uygun bir tertip içinde olması ve üslûbunun sadeleştirilmesi lâzımdı. Bu bakımdan okullarda okutulmasına devam için bazı çalışmalarım oldu ise de, zamanımı tamamen tarihî konulara ve Cenevre'de Üniversite tahsiline verdigim için bu iş neticelenmemiştir.

Bu kitaplar benim ismimle çıkmış olmasına rağmen, Atatürk'ün fikirleri ve telkinlerinden mülhem olduğunu ve üslûbun tamamen kendisine ait olduğunu tarihî hakikatleri belirtmek bakımından bana düşen bir ödev telâkki ediyorum. Ben bu konularda çalıştım, notlar hazırladım ve dersimi onlara göre verdim. Bu kitabımı Atatürk'ün çalışmaları ve fikirleri olarak yayınlarken, onun el yazılarını da birer belge olarak koymak istedim. 

Şimdi bazı meseleler üzerinde durmak istiyorum. Meselâ "Millet" bahsi için toplanan notlar şöyledir :

Hukuku Esasiye : 1. Siyasî varlıkta birlik, 2. Irk birliği, 3. Lisan birliği, 4. Din birliği.

Mehmet Emin B. : 1. Mazi birliği, 2. Lisan birliği, 3. His birlğgi, 4. Gaye birliği, 5. Menfaat birliği, 6. Irk birliği, 7. Toprak ve iklim birliği.

Ansiklopedi : 1. Menşe birliği, 2. Cismanî benzeyiş, 3. Ahlâk karabeti, 4. Tarihî yahut siyasî karabet, 5. Aynı memlekette sâkin olmak.

Bütün bu notlardan ve daha başka okunan kitaplardan çıkan netice şöyle formüle edilmiştir : "Millet dil, kültür ve mefküre birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği siyasî ve içtimaî bir heyettir.

Bu münasebetle o tarihte yürürlükte olan Anayasamıza (Teşkilâh Esasiye) dayanarak Atatürk'ün notu şudur : "Bizim telâkkimize göre siyasî kuvvet, millî irade ve hâkimiyet milletin vahdet halinde müşterek şahsiyetine aittir, birdir, taksim ve tefrik ve ferağ olunamaz..." 

Hâkimiyet bahsinde ise şu cümlelerin önemine işaret etmeden geçemiyeceğim : 

"Artık bugün demokrasi fikri daima yükselen bir denizi andırmaktadır. XX. asır bir çok müstebit hükümıetlerin bu deniz de boğulduğunu göstermiştir. Demokrasi prensibi hâkimiyeti istimal eden vasıta ne olursa olsun esas olarak milletin hâkimiyete sahip olmasını ve sahip kılmasını icap ettirir" 

Hak ve vazife üzerine olan yazılar ayrı bir başlık altında yazılmıştır. Atatürk diyor ki : 

"Hakların en birincisi yaşamak hakkıdır, diğer bütün haklar ve bu haklara mukabil vazifeler hep yaşamak hakkına dayanır... Şüphe yok ki insanın yaşamak hakkı onu diğerlerinin yaşamak hakkına riayet etmek vazifesiyle bağlar. Bir insanın hakkı diğer bir insan için vazife olur... Hakkın bulunduğu yerde vazife ve vazifenin bulunduğu yerde hak vardır... İnsanlar içtimaî hayatta haklardan ve vazifelerden örülmüş bir şebeke içinde tasavvur olunabilir". 

Bu ifadelerden sonra diğer önemli bir izahta, Hak ve vazifeyi hukuk kaidelerinin tayin ettiği ve bunun Devlet tarafından tatbik edildiğidir. Atatürk'ün yazısı aynen şöyle :

"Tabiaten her insan, içinde yaşadığı cemiyette hayatın en mesut, en kolay, en tatlı taraflarının kendisine düşmesini ister ve en kuvvetlî olan kendisinden zayıf olanları hiçe sayar. Bunun neticesi huzur, sükûn emniyet ve intizam içinde yaşamak imkânsızdır. İşte insanlar arasında kavga yerine birbirine yardım, karşılıklı hürmet, intizam koyan, herkese haklarını ve vazifelerini tanıtan hukuk kaideleri ve bunların müstekar bir surette tatbikidir. Bu iş ancak devlet teşkilâtının ve kuvvetin bulunması sayesinde kabildir. Devlet herkesin hakkını ve vazifelerini tayin eder. Hiç kimse tayin edilen hudut haricinde bir hak iddia edemez. Bunun gibi kendisi de fazla hiçbir vazife ile mükellef tutulamaz". 

Bu bahsin sonuna eklenen fikir, ise, bu haklann ihlâli ve vazifelerin ihmali halinde zarara uğrayan hem fert hem de cemiyet olduğıına göre, bunun tatbiki ve kontrolünün Devlet müessesesine ait olacağıdır.

Bu münasebetle Atatürk'ün en çok üzerinde kitap okuduğu ve bizleri çalıştırdığı mefhum da "Hürriyet' kelimesi olduğuna işaret etmeliyim. Bunun için kitapta yayınlananlardan gayrı elimdeki notların mahiyeti çok ilgi çekicidir. Hürriyet bahsi için tercümeler olduğu gibi ayrıca da Atatürk bazı arkadaşlarından Hürriyet'in târifini istemiş, Meselâ Erzurum mebusu Tahsin (Uzer) 25.1.1930 tarihindeki yazısında şöyle bir tarif veriyor: "Ferdin, memleketinde bütün hukukuna mâlikiyetidir". 

Diğer bir kâğıtta da yazısını tanıyamadığım bir şahsın şu izahı var :

"Fertlerin cemiyete ihtiyarlariyle terkettikleri haklanndan mütebakisini, diledikleri gibi kullanabilmeleridir". 

Aynı kâğıdın arkasında başka bir yazı ile şu not var :

"1 - Hürriyet kendini bizzat kendi içinde yok eden bir mefhumdur. Bu küçük kâğıtların içinde Atatürk'ün el yazısındaki tarif ise çok kısa "Hürriyet, insanın mutlak olarak düşündüğünü yapabilmesidir".

Bu notlardan sonra Atatürk'ün kendi yazısı ile "Hürriyet" üzerinde uzun yazıları vardır. Bu yazılann kaleme alındığı tarih 1930 yılının Ocak ve Şubat aylarıdır.

Bu notlardan Hürriyet'e ait geniş izahat verilmiştir. İfade üslûp tamamen Atatürk'ündür. 

"Hürriyet insanın düşündüğünü ve dilediğini başka birinin hiçbir tesir ve müdahalesi olmaksızın mutlak olarak yapabilmesidir. Bu târif Hürriyet kelimesinin en geniş mânasıdır. İnsanlar bu mânada Hürriyete hiçbir zaman sahip olmamışlardır ve olamazlar. Çünkü malumdur ki insan tabiatın mahlûkudur. Tabiatın kendisi dahi mutlak hür değildir, kâinatın kanunlarına tâbidir".

Bundan sonraki izahlar ise tarihî seyre göre mutlak idarelerde fertlerin hürriyetlerinin tamamen hükümdarın elinde olduğu ve asırlar boyunca fertlerin şahsî hürriyetleri için mücadele ettikleri anılatılır.

Atatürk'ün yazısında netice olarak şu hüküm var :

"Ferdi Haklar nazariyesinin temeli şöyle kuruldu : Her türlü hakkın menşei ferttir. Çünkü şe'ni hür ve mes'ul olan mahlûk yalnız insandır. Fakat diğer taraftan insanların içtimaî ve siyasî teşekküller halinde bulunması da tabiî ve lüzumludur. Bu teşekküller ise kısmen zarurî, mukadder kanunlar ahkâmına göre tekâmül eder" diye kaydedildikten sonra, ferdî hürriyeti ve hakkı temin eden Devletin mütekâmil bir müessese olacağı ileri sürülüyor. Bununla beraber Atatürk'ün bundan sonraki açıklamalarında ferdî hürriyete dayanan içtimaî ve medenî insan hürriyetini temin eden kuvvetin ise Devlet bünyesinde mevcut olması lâzım geldiği ve devletin millete karşı esas vazifesinin bu olduğu kabul ediliyor.

Diğer taraftan "ferdî hürriyet derecesi devlet faaliyetini zaafa düşürmemek lâzımdır. Devletsiz bir cemiyet veyahut zaif bir devlet hayatının neticesi herkesin herkese karşı mücadelesidir. Bu mücadele ekseriyefin hürriyetini boğmayacak surette tadil olmak lâzımdır. Tâdil keyfiyeti ferdin mesuliyeti teşebbüsüne ve inkişafma halel verecek dereceye götüsülmemelidir."

Teşkilâtı Esasiye m. 68 de "Her Türk hür doğar, hür yaşar" maddesinin tekrarından sonra Atatürk şu hükmü veriyor :

"Türkler demokrat, hür ve mes'ul vatandaşlardır" "Türk Cumhuriyetinin kurucuları ve sahipleri bizzat kendileridir".

Bu cümlesiyle Atatürk millet bütününe değer vermenin en güzel örneğini vermiş oluyor.

Başka bir yazısında, o şöyle bir ifade kullanıyor :

"Demokrasi, vatandaş hayatını tahakkuk ettirmek ve her türlü ferdî ve içtimaî vazifelerinin ifası hürriyetini ve imkânlarını bırakır: "

Atatürk böylelikle orta okulların seviyesinin çok üstünde olan bu fikirleri, kendi üslûbuna göre ifade ederken "Hürriyet" mefhumu içinde "medenî vatandaş" olmanın esaslarını ve prensiplerini izah ediyor. Meselâ yine "Bir milletin kültürü (hars) yükseldikçe, ferdî hürriyetin tatbikat sahaları genişler ve çoğalır. Muhtelif şekilde bir birinden ayrı ve müstakil ferdî hürriyetler meydana çıkar. Bu hürriyetler mahiyet ve tabiatlarına göre iki gruba ayrılırlar :

1 - Şahsî Hürriyet 2 - İçtimaî Hürriyet. Bu ikinci grupta bilhassa Basın Hürriyeti ve basının efkârı umumiye üzerıindeki rolü oldukça uzun bir şekilde izah edilmiştir. Ancak, esas fikir şu cümlede özetlenmiştir : "En büyük hakikatlar ve terakkiler, fikirlerin serbest ortaya konması ve teati edilmesi ile meydana çıkar ve yükselir."

Fakat yine bütün bu yazılarda vatandaşın her türlü medenî hakları karşısında vazife mesuliyetinin olduğu fikri paralel olarak ifadesini bulmuştur. Onun için "Vatandaşların teşebbüs ve mesuliyet hisleri ne kadar inkişaf ederse Devlet için o kadar iyidir" diyor. 

Hürriyetin bir neticesi olarak vatandaşların eşit haklara sahip olmalarını Anayasa'nın esaslı bir hükmü olarak kabul eden Atatürk "Eşitlikten maksat, kanun önündeki haklarda eşitliktir" diyor.

Atatürk'ün bu "Medenî Bilgiler" vesilesiyle kaleme aldığı ve bizleri de çalıştırdığı konularda, Cumhuriyetimize temel olan prensiplerinde kanuna ve asrımızın umumi hukuk kaidelerine uyan esasları bulunmaktadır. 

Atatürk, Türk vatandaşına hak tanıdığı yerde bir vazife karşılığını koymak istemiştir. "Tembellik bütün fenalıkların anasıdır". atasözü karşısında çalışmanın ferdî ve içtimaî vazife olduğunu belirtmiştir.

Atatürk vatandaşı, milletin bir ferdi olarak aile, cemiyet ve devlete karşı vazifeli telâkki ederken "milletin, medenî beşeriyetin bir ailesi olması noktai nazarından bütün insanlığa karşı bir takım vazifeleri" olduğuna bilhassa işaret etmek istemiştir.

Böylece Atatürk, Türk vatandaşının medenî âlemde hür, eşit, vazife ve hak sahibi, mesuliyetlerini müdrik kişiler topluluğu olarak millet bütününü teşkil etmesinde en büyük medenî vasfı bulmuştur. 

14 Haziran 1968 Prof. Dr. ÂFETİNAN

Atatürk'ün hedeflerinden biri de Müzik Devrimi'ydi

Müzik; "Yurtta barış, dünyada barış" özleminin gerçekleşmesine hizmet eden evrensel bir dil

Atatürk, müziğin yalnızca ulusal bilincin ve bireysel duyguların gelişmesine değil, "Yurtta barış, dünyada barış" özleminin gerçekleşmesine hizmet eden evrensel bir dil olduğunu söylüyordu. Bunun için Türk ulusunun
müzik geleneğinin ve birikiminin Batı"nın çağdaş müzik ölçüleriyle geliştirilmesi için gerekli adımları atmıştı...

Zübeyde Hanım, eşi öldükten sonra çocuklarıyla birlikte kardeşinin kahya olarak çalıştığı çiftliğe yerleşmişti. Çocuklarının güvende olduğunu ve doğayla iç içe yaşadığını görmek ona acılarını unutturuyordu.

Oğlu Mustafa’yı bir gün, elinde bir sopa, çekiç, testere ve çivilerle uğraşırken gördü. Akşama doğru kızı Makbule’den, kardeşinin yanına gidip, onun neyle uğraştığını anlamasını istedi. Makbule, Mustafa’nın yanına geldiğinde; onun ne yaptığını gördü; ama bu gördüğünden hiçbir şey anlamadı.

“Nedir bu yaptığın şey, Mustafa?” dedi.

Mustafa’nın gözleri heyecan la parlıyordu.

“Bir tambur yapıyorum, abla” dedi. “Neredeyse bitti; ama yalnızca telleri eksik.”

Akşam olup aile biraraya toplandığında telsiz tambur, herkesin ilgi odağı olmuştu. Dayısı, Mustafa’nın yaptığı tamburu dikkatle inceledi. Yeğeninin el becerisinden hoşnut kalmıştı. Onun bu uğraşısına kendi de bir katkıda bulunmak istedi:

“Telleri de benden” dedi. “Hafta sonu Selanik’e ineceğim; sana tel getiririm, sonra da sen çalarsın, biz dinleriz.”

Dayısı hafta sonu verdiği sözü tuttu, tambur tellerini getirdi. Mustafa büyük bir heyecanla ve özenle telleri taktı, tamburunu tamamladı.

“Şimdi sıra bunu çalıp, bize bir türkü söylemene geldi” diye tutturdu çevresindekiler.

Mustafa elinde tuttuğu tamburu onlara doğru uzattı ve kararını bildirdi:

“Ben bu tamburu türkü söylemek, sizleri eğlendirmek için yapmadım” dedi. “Babamın dilinden düşmeyen, yurdunu savunmaya giderken söylediği Osman Paşa Marşı’nı çalmak için yaptım ben bunu...”

Çocukluğundan buyana Mustafa’nın yaşamında müziğin her zaman vazgeçilmez bir yeri vardı. İlerideki yıllarda “Yaşamda müzik gerekli midir?” sorusuna verdiği şu yanıtı da, yaşamında müziğe verdiği değeri en kısa ve öz biçimde açıklıyordu:

“Yaşamda müzik gerekli değildir; çünkü yaşamın kendi bir müziktir” diyordu. “Müziksiz bir yaşam, zaten var olmayan bir yaşam demektir. Müzik, yaşamın neşe, ruh ve sevinçten oluşan bölümünün adıdır.”

Mustafa Kemal, kendi yaşamının müziğini her zaman canlı tutmaya özen göstermesi yanısıra aynı özeni, ulusun yapısında da göstermiştir.

Müziği, devrimler zincirinin halkalarından biri yaparak, ulusun bireylerinin özgür ve çağdaş bir biçimde yetiştirilmesinde müziğe önemli bir yer vermiştir.

Onun hedeflerinden biri de “Müzik Devrimi”ydi. Almanya’nın “Vossische Zeitung” gazetesi muhabirinin, “Müzik Devrimi” konusunda kendisine sorusunu şöyle yanıtlamıştı:

“Montesquieu’nün ‘Bir ulusun müzik konusundaki eğilimine önem verilmezse o ulusu ilerletmek olanaksızdır’ sözünü okudum, onaylarım” demişti. “O nedenle müzik konusuna pek çok özen gösterdiğimi görüyorsunuz...”

Onun bu yanıtı üzerine gazetecinin, “Biz Batılılar’a göre, Doğu’nun anlayamadığımız bir sanatı varsa o da müziğidir” demesine ise Mustafa Kemal şöyle karşılık vermişti:

“Bunlar hep Bizans’tan kalma şeylerdir” demişti. “Bizim gerçek müziğimiz Anadolu halkından dinlenebilir.”

Gazeteci, Atatürk’ün bu sorunu nasıl çözmek istediğini öğrenmek istedi:

“Peki, bunların işlenmesi, geliştirilmesi yoluyla ilerleme sağlanması olanaksız mıdır?” diye sordu.

Atatürk bu soruya başka bir soruyla yanıt verdi:

“Batı müziği bugünkü durumuna gelinceye değin ne kadar zaman geçti?”

Gazeteci, “Yaklaşık olarak dört yüzyıl kadar” diyerek yanıt verdi.

Atatürk kaldığı yerden sürdürdü sözlerini:

“Bizim bu denli uzun süre bekleyecek durumumuz yoktur” dedi. “Bu nedenle Batı müziğini alıyoruz, onun birikimlerinden yararlanıyoruz, bunu siz de görüyorsunuz...”

Cumhuriyetin kurulmasından sonra Türkiye’yi çağdaş bir ülke yapmak için gereken dönüşümler günü geldikçe birer birer gerçekleştiriliyordu. Atatürk sıranın müziğe de geleceğini, bu sorunu da çözmek için harekete geçmek gerektiğini biliyordu. Kaybedecek zaman yoktu. TBMM’deki bir konuşmasında bir gün bunu açık bir dille milletvekillerine de anlattı:

“Arkadaşlar, güzel sanatların her alanında, ulus gençliğinin ne yönde ilerletilmesini istediğinizi bilirim” dedi. “Ancak bu konuda en çabuk ve en önde götürülmesi gerekli olan Türk müziğidir. Bir ulusun yeniliğe açık olmasının, bu konuda ne kadar yetkin olduğunun ölçüsü müzikteki değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Ulusal, ince duyguları ve düşünceleri anlatan yüksek deyişleri toplamak onları bir an önce müziğin genel kurallarına ve gelmiş olduğu son aşamaya göre işlemek gerekir. Ancak bu yoldan Türk müziği yükselebilir, evrensel müzik içinde yerini alabilir.”

Atatürk, müziğin bir ulusun yalnızca duygularını, ince düşüncesini, anılarını yansıtan güç değil, “Yurtta barış, dünyada barış” özleminin gerçekleşmesinde, ulusları birbirine yaklaştıran ve kaynaştıran evrensel bir dil olduğunu da biliyordu. Her fırsatta bu gerçeğe dikkat çekiyordu. Örneğin, İstanbul’da yapılan Balkan Festivali sırasında bunun altını bir kez daha çizmişti:

“Siz Balkanlı kardeşlerim, ülkeme, onu kendi evleri gibi bilerek gelmiş olmanızdan çok mutluyum. Ben Türk çocuğu, siz Balkanlılar’ı seviyorum. Siz de beni seviyorsunuz değil mi? Ben, işte kollarımı açıyorum size. Siz de bana göğsünüzü açık bulundurunuz. Biz biriz. Bunu önce bu temiz davranışımızla birbirimize, sonra tüm dünyaya gösterelim. Bayanlar, baylar, dans ediyorsunuz, müzik dinliyorsunuz. Ben bu konuda sadece dikkatinizi insanlığın bubüyük gerçeğine çekmek istiyorum. Hareket ve etkinlik, işte bu iki şey insanlığın uygarlık yaşamında çok büyük etkendir. Dans ve müziğin başta geldiği yadsınamaz. Dans ve bunu harekete geçiren müzik, işte bunlar uygar insanlığın en büyük damgası...”

Atatürk müziğe önem verdiği denli sanatçılara da hak ettikleri değeri veren biriydi. Sık sık konuk ettiği sanatçıları onurlandırırdı. Bu konunun tanıklarından üstat Münir Nureddin Selçuk bu konuda şunları söylemişti:

“Büyüklüğüne sınır olmayan Atatürk’e ilişkin anılarım çoktur. Ancak bunlar arasında bir sanatçı olarak beni son derece duygulandıran ve ömrüm boyunca asla unutamayacağım anı şudur:


‘Sık sık yapılan musiki toplantılarından birindeydi. Atatürk alışıla geldiği gibi sevdiği şarkıları söyleterek zevkle dinlerken, belki de konukların bazılarının ilgisiz gibi görünüşlerine dikkat çekerek musiki tarihimize altın harflerle yazılması gereken şu sözleri söyledi: “Beyler, içinizden herhangi biriniz günün birinde ya sevki tesadüf ya da hakiki liyakatla yüksek aşamalara varıp milletvekili, müsteşar, başbakan, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz. Fakat sanatçı olamazsınız.’”

Ünlü biyografi yazarı Alman Emil Ludwig, 1934 yılında Atatürk’ün yaşamını yazmak için Ankara’ya gelmişti. O günlerde çok ünlü bir piyanist, bir virtüöz olan Polonya Cumhurbaşkanı Ignas Jan Paderavsky’nin yaşamını da yazıyordu. Atatürk kendisini kabul ettiğinde, önce bedensel özelliklerini uzun uzun incelemesi Genel Sekreter Hikmet Bayur’un dikkatini çekmişti. Atatürk’ün geçmişi üzerine bilgiler edindikten sonra Hikmet Bayur’a Atatürk’ün musiki ve özellikle keman, piyanoyla ilgisinin olup olmadığını sordu. Bayur’un bu soru üzerine şaşkınlığını görünce de, “Açıklayayım” dedi. “Atatürk’ün parmakları daha çok bu müzik aletleriyle ilgisi olanların açık özelliklerini taşıyor. Örneğin Paderavsky’ninki böyledir. Sizden rica edeceğim. Bana bir elinin parmaklarını bir kağıda çizer, verir misiniz?”

Atatürk, Alman yazarın bu isteği karşısında hafifçe gülümsedi. Her zamanki gibi nazik evsahibi tutumu ile E. Ludwig’in bu isteğini yerine getirdi; fakat tarihçinin yanlış bir yargıda bulunmaması için şu açıklamayı yaptı:

“Bana, ailemde zafer kazanmış büyük kumandanlar olup olmadığını sormuştunuz. Size ‘Yoktur’ yanıtını vermiştim. Şimdi ‘Ömrü savaş meydanlarında geçmiş bir askerde bu parmaklar nasıl olur?’ diye yadırgadığınızı seziyor gibiyim.


“Size kestirmeden bir açıklama yapacağım. Eğer, bende bazı olağanüstülükler görüyor ve buluyorsanız bunları sadece ve yalnız Türk olmama, Türklüğüme bağışlayınız. Bu ülkenin bütün insanları temelde benzer yapı içindedir. Hatta kusurlarımızda bile... Biz bu aynı kaynağın kök sağlamlığı ile milliyet ve devlet yapısını korumuş sayılı uluslardanız. Sadece ben değil, tarihtebu büyük ulusa kendi alanlarında hizmet edebilmiş kim varsa, hepsinin ilham kaynağı aynıdır.”

Atatürk, “Müzik Devrimi”ni gerçekleştirmek için Türk Rönesansı’nın yollarını açtı, müzik kurumlarının temelini attı. Yok olmanın eşiğindeki müziğin kayıt altına alınmasını, derleme çalışmalarını başlattı. Yetenekli çocukların elinden tutulmasını sağladı. “Şark Bülbülü” dediği Celal Güzelses’ten yöre türkülerini, çocukluğunda dinlediği yakıcı Rumeli türkülerini, Klasik Batı müziğini ve seçkin opera parçalarını büyük bir zevkle dinlerdi.

Atatürk pek çok konuda başka adlar altında düşüncelerini yazdı. Ölümünün birinci yıldönümünde 10 Kasım 1939 günü “Ulus” gazetesinde Kemal Ünal adıyla yayınlanan yazı onun müzik konusundaki vasiyetiydi:

“Eski müziği, Batı müziğine üstün çıkarmak için çalışanlar bir küçük gerçeği ayırt edemez görünüyorlar. Bu gerçeği kısaca dile getirmek gerekirse, diyebiliriz ki bütün bu canlandırma işinde ele alınan müzik parçaları Türkler’in herhangi bir ayinde, şenlikte bütün maddi ve duygusal yeteneklerini yüksek derecede kullanarak oynamalarına yarayan nağmelerdir. Bu türden olan müziği bugünün dans parçaları gibi saymakta hata yoktur. Ancak bugünkü Türk kafası müziği düşündüğü zaman yüksek duygularımızı, yaşam deneyimlerimizi ve anılarımızı dile getiren bir müzik istiyoruz. Bugünkü Türkler, müzikten diğer yüksek ve duyarlı toplumların beklediği hizmeti bekliyor. İşte bu bakımdan klasik Osmanlı müziğini canlandırmaya çalışanların çok dikkatli bulunmaları gerekir. Biz, bir Türk bestesini dinlediğimiz zaman ondan geçmişin öyküsünü kalbimize giren oklar gibi duymak isteriz. Acı olsun, tatlı olsun biz bir beste dinlerken ve farkında olmaksızın duygularımızın inceldiğini duymak isteriz. Bütün bunlardan başka musikiden beklediğimizin maddi, düşünsel ve duygusal uyanıklık ve çevikliğin desteği olduğuna kuşku yoktur. Yeni şairlerimizden, yazarlarımızdan, müzik bilginlerimizden ve özellikle ses sanatçılarımızdan istediğimiz ve aradığımız budur.”

Herseye Ragmen Bir Nura Dogru Yurumekteyiz.

Bilinmelidir ki, Altın Çağ dedigimiz surec, Mustafa Kemal Ataturk'un bize manevi mirasi olan Emperyalizmin Yeryüzünden yok olduğu surectir.

Bilinmelidir ki, herkes kendi emeginin, amellerinin ve dusunce seklinin sonuclarini yasar. Bunlarin ister suurunda olsun, ister olmasin.

Yani, Altin cag icin = emperyalimin yeryuzunden yok olmasi icin emek veren, emeginin karsiligini elbette alacaktir. yani, Emperyalizmin yoklugu = altin cag donemini yasayacaktir.

Aksini dusunen, yani dusunce sekilleri buna izin vermeyen de, buna inanmayan da bunu yasayamayacaktir. zira, cok acik degil mi, inanciyla, dusunce sekliyle, korkulariyla vesveseleriyle emperyalizmi besledigi yada ona besin oldugu. Olabilir, ihtiyaci budur yani bizlerin aksini dusunmek ve dusundugunu yasamak. Herkesin kendine ait bir dunyasi vardir, ve o dunyayi yasar. Kendimize ait dunyanin icinde barindirdiklarimizi, baskalari da kendi dunyasinda barindiriyor olabilir. Onlar, ortak oldugumuz, bulustugumuz noktalar, taraflar olarak ortak dunyamizi teskil ederler ve orada bulusur ve birlikte orada yasariz.

Ve yine, cok acik degil mi altin cagi yani emperyalizmin yeryuzunden yok oldugu donemi kuracak olanlarin, yasacak olanlarin , tamamen kendi uzerinde hakimiyet kurabilmis varliklarin isi olacagi !?

Zira, kendine hakim olamayan, hicbir sey yapamaz. Birileri onun icin dusunur. O, duygu, dusunce ve icgudulerinin gudumundedir. Duygu tatmini arar, kim tatmin ederse onun pesinden gider. Esasen tekamul seviyesi bu olan varliklar, duygusunun efendisi degil, duygusu onun efendisidir. Dusuncenin efendisi degil, dusunceler onun efendisidir.

Neyi, nicin, ne zaman, dusuneceginin ayarlarini yapamayan yani kisacasi dusuncelerinin uzerinde hakimiyet kuramayan, neyi yerli yerinde ve tam zamaninda bilincle ve kontrolunde olarak yapabilir? Hic bir seyi.

Dusunceleri uzerinde hakimiyet kurabilmek demek, isteklerini/ihtiyaclarini, duygularinin ve icgudulerinin etkisi altinda kalarak degil, şuurlu bir sekilde belirleyerek istedigi sonuca ulasmaktir.

Ozetle, piyasadaki soylemin aksine olarak: Dusundugumuz icin var degiliz, var oldugumuz icin dusunuyoruz. Hakimiyet realitesi varligi, duygu ve dusuncelerinin vazifelerini bilir ve o vazifeleri denetler, onlara istikamet verir.

 Yani hakimiyet realitesi varliklari icin Iyi niyet yetmez, elde edilecek sonucun da iyi olmasi saglanmalidir.

Daha soylenecek cok soz var. Ancak simdilik su kadarini soyleyelim ki, cesitli kisveler altina girmis bazi kimseler, dusunce sekillerinize, duygulariniza yon vermek isterler: "eski hamam eski tas" i tasimanizi isterler ki, bunlar kendilerini besletmek isteyen "hirsizlar" dir, daha da onemlisi bozgunculardır.

Bir dusunce seklinin, neyi bozup, bozduğu yerde neyi yapmaya calistigina dikkat ediniz!

Bu dikkat;

- Kendinizi kullandirmamak icin gereklidir;

- Sirtiniza basarak beslenenleri;

- Ve kendilerini sirtinizda tasittirmayi aliskanlik haline getirmis olanlari yada sizi buna alistirmak isteyenleri, vd;

Gizli emelleri aciga vurmak, duyurmak, ortaya dokmek icin gereklidir.

Yoklayiniz ve denetleyiniz ki, suuraltlariniz hangi pisliklerle doldurulmus? Bir ornek verelim, "insanin utancini yuzune vurma" ifadesi tum semavi ogretilerde olmadigi halde, tam aksine oldugu halde, bu kabullenilmis sonucunda da insanlari pasiflestirmistir, dahasi dilsiz seytan yapmistir ( bkz. Hz. Muhammed ). Insanlar, utanilacak bir sey yapmasinlar icin din vardir. Dinde, utanilacak sey yapanlarin cezasi da bellidir.

Saydiklarimiz ve sizlerin bunlara ekleyebileceginiz gereklilikler, emperyalizmin yok olması için zorunludur, olmazsa olmazlaridir.

Atasozlerini, ozlu sozleri, vd, hadisleri de mutlaka suzgecinizden geciriniz (gizli emelleri gerceklessin icin birsey soyleyip muhammet peygambere atfediyorlar). Her hal ve hareketiniz; ediminiz bilgiden dogan imanla ,inancla olsun. Kuru kuruya yada, bir bilen dedi diye degil, size ait- size ozgu olmasidir onemli olan. Kuskusuz, bunun icin sen ahmet oldun, o mehmet. Yani, parmak izleriniz bile degisik, ozgun. Suzgeciniz de, parmak izinizdir.

"Cok bilir" birileri, sizi ağına dusurup (orumcek misali) yada deligine cekip besinini sizden saglayamazsa kudurur, saldirganlasir, ki yine sizden beslenebilmektir maksat. O turler, negatiflikten beslenirler. Ozetle, beser kisvesine burunmuş akrep tabiatlardir bunlar.

Biliyorsunuz ki akrep, vucudunda zehir tasiyandir. Bir dusununuz, o zehiri bedeninde tasimak ne buyuk bir yuktur?! O nedenle de o yuku indirmenin yollarini arar durur. Her varlik, yaradilis maksadini icinde tasir. Tabiatlari neyse onu icra etmekle yukumlendirilmislerdir.

Insan tabiatli olanin gorevi, uzerine basildiginda cirt diye olecek olan bu haserelere insan muamelesi yapmamaktir. Onlara insan muamelesi yapmakla, kendilerini insan sanmalarina neden olunmaktadir. Yani, insan kisvesine (eskilerin tabiri ile de soyleyecek olursak, kaliba ) girmis - burunmus haserelerin, reptillerin tabiati degisir mi? onu iyi analiz etmek lazim. insan mi, hasere mi? Nihayetinde, ruhun yaptigi sey, bir kalibi kullanmak ve onu ömrunun sonunda birakmak degil midir? Oyledir.

Insan tabiatinda olmayanlar, surungen asalak tabiatli olanlar, sizden aldigi her doneyi, her bilgiyi size silah olarak dogrultur, kursun olarak dondurur. Sizden aldiklari bilgiyi, edindikleri enformasyonu, veris, aktaris maksadinizin disinda kullanirlar. Çarpitirlar, saptirirlar, dejenere etmenin yollarini arar dururlar. Dahasi, eger sizde kusur bulamazlarsa, kendilerindeki asagilik vasifalari (zehiri) size atfederler; zira o yukten yani bedenindeki o zehirden kurtulma yolunu mutlaka bulmalidir: yalan, riya, iftira vb herseyi kullanirlar. Yeter ki bedenindeki zehirden kurtulsun... herseyden, her kosuldan hep karli cikmaktir dertleri. Yani ozetle, guzel ahlak sahibi olmak onlara hic uymaz. Zaten, baska turlu somurgen olunmuyor ki.

Guzel ahlak sahibi olmak, insana mahsustur.

 Yani, bu surungen asalak hasere tabiatli olanlara; mayalarina gubre karismislara, "belki adam olurlar' diye emek vermeyiniz. Emeginizi, maksadiniz dogrultusunda kullanacak olana veriniz. Helal olan budur. Israf haramdir, yani emeginizi "belki adam olur' larla israf etmeyiniz. ozetle, bu turleri beslemeyiniz, ki semirmesinler. Bir dusununuz, acima, merhamet vb duygulariyla, yaziktir deyip kendi ellerinizle beslediginiz varliklar bugun basimiza puskullu bela oldular... neticesinde, acima duygularimiz yuzunden bize yazik olmaktadir. Bu tur denetimimizden gecmemis duygularimizin nelere, ne gibi sonuclara sebep olacagi artik besbelli olmustur. Kim neyi hak ediyorsa onu veriniz, ihtiyaci budur cunku. Yani, ayaklar yurumek icindir. Ayaklari bas yaparsaniz, isler yurumez.

Yine bilinmelidir ki, herkes kendi emeginin, amellerinin ve dusunce seklinin sonuclarini yasar. Bunlarin ister suurunda olsun ister olmasin.

Altin cag icin-emperyalimin yeryuzunden yok olmasi icin emek veren, emeginin karsiligini elbette alacaktir. Yani, emperyalizmin yoklugunu = altin cagi yasayacaktir. Emek vermeyen ve buna inanmayan da hak etmedigi icin yasamayacaktir. Herkes hak ettigini er veya gec yasar. Emperyalizmin yoklugu donemi demek, asalaklarin somurgenlerin bulunmadigi donem demek zaten. Hem, zaten onlar altin caglarini demir caginda /kaliyuga / karanlik cagda yasadilar. Caglari yani kaliyuga bitti... bu somurgenler, son dokuntulerini toplamakla mesguller. kabul etmek istemeseler de bu boyle.

Bilinmelidir ki, Altın Çağ dedigimiz surec, Mustafa Kemal Ataturk'un bize manevi mirasi olan ilericilikle, ilerlemeyle emperyalizmin yeryüzünden yok olduğu surectir.

Ve bizler, herseye ragmenbir nura dogru yurumekteyiz.

Kim ne derse desin, tum bizi asagi cekmeye calisanlardan eteklerimiz kurtulmustur.. baglarimiz da kesilmistir. artik bizlerden beslenemeyecekler !


Mustafa Kemal Ataturk'un Yazdigi Siirler

HAKİKAT NEREDE?

Gafil, hangi üç asır, hangi asır,
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarih söylememiş bunu,
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak.
Yaşanan tarihi gömüp doğru tarihe gidin.
Asya'nın ortasında Oğuz oğulları,
Avrupa' nın Alpler' inde Oğuz torunları,
Doğudan çıkan biz, batıda yine biz;
Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz.
Hep insanlar kendini bilseler,
Bilinir o zaman ki hep biriz.
Türk sadece bir milletin adı değil
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar!
Ey yığın yığın insan gafletleri!
Yırtılsın gökteki gafletten perde,
Hakikat nerede?
MUSTAFA KEMAL


BİR ASKERİN MEZARINA

Şurada, kabrin üzerinde konulmuş bir,
Beyaz taş var, onun altında bayraklar
Temevvüç ederken, kelleler uçuşurken...
Celâdeti tâbân olurken aldığı cerîhai mevtİle bu âlemi hîçîye vedâ etmiş birAsker yatıyor...
Onun hâbı istirahate çekildiği şu
Makberin üzerine rüfekası eşki teessür döktüler.
Kadınlar dümü rizi mâtem oldular.
İhtiyarlar Nâle eylediler, çocuklar ağladılar.
Şu söğüt ağacının nim setreylediği senin
Mezarın üzerine bir zırh başlık ile kılıç hak,Olunmuştur.
İşte orası o kahramanı muhtereminCâyi istirahatidir.
Ne mutlu ki, hâki pâye vatanOna nâilini intizar olmuş!...

MUSTAFA KEMAL• Harbiye talebesi iken yazmıştır.

BEŞİKE HÂDİSESİ İÇİN
Çıkıyor gönüllere istimdadı
Sâmiamda vatanın feryâdı
Çıkıyor gönüllere istimdadı
Yaralı bir ananın evlâdı
Etmesin mi anaya imdadı?
Rumeli can veriyor yok mu ilaç.
Edelim sıhhatini istimzaç;
Etmeyelim kimseyi izaç?
Zırhlılar her yeri tehidt ediyor,
Makedonya bunu tes'it ediyor.
İnkırazı bize teyit ediyor.
Yemenin purişi malumu cihan
Ne için eyledi millet isyân?
Zulme ister mi bu yoldan burhan
Turuşkalar bile aldı meydan
Hani kânun-u adaâlet nerede?
Mülk-ü millette himâye saadet nerede?
Haricen mülk-ü himaye nerede?
Bizde evvelki şecaat nerede?
Gelse Ertuğrul şöhret-i pervas
Eder elbette tahayyür ibraz
Vatanın feyzine kâdir olamaz
Yeniden fethine verseydi cevâz...
Yıldırım görse şu ahvâlimizi
Ateş kahrı yakar hâlimizi,
Af eder mi bizim efâlimizi,
Mahveder cumle-i emsâlimizi,
Ey büyük Fâtih'i İstanbul'un...
Bu revş olmadı mı makbulün
Sây ile toplanılan mahsulün
Berhava oldu fakat meçhulün...
Yazık oldu Vatana âh yazık...
Her ağızdan çıkıyor: Eyvâh yazık!..Acısın bizlere, âh yazık!
MUSTAFA KEMAL• Sinop 25 Kânunu Evvel 321 (1905)

KASİDEİ İSTİBDAT YAHUT KIRMIZI İZLER

Bir köhne kadit parçası, bir çehrei menhus,
Zulmetler içinde mütereddit, mütelâşi,
Daim mütefekkir görünen, kendine mahsus
Efkârı sakimane ile âleme karşı
Ateş saçarak etmede her gün bizi tehdit,
Âmali harisanesini eyledi tezyit...
Gördükçe bu mazlumlarını, sinesi mağrur,
Tırnaklarını aileler kalbine saplar;
Mağdurlarının her biri bir kûşede ağlar,
Katlandı vatan görmeğe evlâdını makhur...
Birçoklarımız mahpes-ü menfada süründük.
Ey gazii mecruhu vega dideye döndük.
Ey kanlı eliyle vatan âmaline hail,
Ey enmilei sürbu cinayata delâil
Teşkil eden ey köhne kadit, katili efkâr,
Ey katili şübbanı vatan, katili ahrar,
Ey varlığı bir millet için bâdii zillet.
Ey çehresi ifrite veren dehşeti vahşet,
Zindanları, menfaları, mahpesleri doldur,
Ziniciri esaretle bütün hisleri dondur.
Tesmimi nefes, nefyi ebet, sonra denizler..
Her girdiğin evlerde durur kırmızı izler...
Kâbusi hiyanetle vatan can çekişirken
Âtimizi dendanı harisin kemirirken
Bir gün Rumeli dağları envara boyandı;
Hürriyetin enfası ile herkes uyandı.
MUSTAFA KEMAL
ŞANLI ORDU GAZETESİ,  24 Kasım 1908

.

Mustafa Kemal Ataturk'un manevi mirascilarina zorunlu hatirlatmalar ve dinin gercek felsefesi hususunda seferberlik cagrisidir !

Ey yuksek Turk,

Yazimiz uzun. Zaman zaman tekrarlar da yaptik. Goz kapaklarimiza yazilsin icin. Biliyorsunuz cok soz, uzun soz bir sey icin soylenir: Gercegi anlamayanlara gercege getirmek icin… Bu gercek de, Turkiye ‘nin, Yuksek medeniyet ufkunda yeni bir medeniyet gunesi gibi dogmak icin vazifeli olmasidir. (1)

Ataturk’un bilinc alaninin tum insanligi ihata ediciligini hissetmeden, anlamadan onu pur dikkat can kulagi ile dinlemeden, O’nu ornek almadan Ataturkcu-Kemalist olmak, verimsiz bir ugrasi olarak kalmaktadir.


Ataturk'u yetkince anlamak icin gereken unsurlardan biri dinimizin gercek felsefesini incelemek, arastirmak ve de dini ihtisas sahibi olmaktir. Bunun icerigine, din psikolojisi dahildir. Ulkemizin icinde bulundugu bu amansiz durumdan, bu vazife zaten kendini ortaya cikarmisti. Kisaca demek istedigimiz o ki, Milletimizi, iktidarlara, karanliga ve satana hizmet eden dini kurumlarin; karisik, suni, bos inanclarin eline birakamayiz.


Zira, sadece halkimizda degil tum beseriyette, din hakkindaki ihtisas ve bilgi, her turlu hurafelerden siyrilarak hakiki ilim ve fennin-teknolojinin nurlariyla aritilmis ve mukemmel oluncaya degin din oyunu aktorleri kendilerini besletmeye yani maddi manevi somurmeye devam edeceklerdir. Bu somurgenlerce, yuksek medeniyet ufku daha oteye itilmektedir.


Lazim olan ilmi niteliklerle; cok namuslu, cok caliskan ve genel kulture sahip olmasi gereken bir Ataturkcu, bir Kemalist ferdin dini ihtisas sahibi de olmasi zorunlu oldugu kendini nicedir ayan beyan ortaya koymustu, koymaya devam da edecektir.


Ilerlemeye engel, dini bos inanislarla doldurulmus fertler, aydinliga yaklasmazlarsa kendilerini yok ve mahkum etmisler demektir. Oyleyse, dinimizin gercek felsefesini incelemis, arastirmis bilimsel ve teknik olarak telkin kudretine sahip olan fert / fertlerin Ataturk’un manevi mirasini koruyabilecegi apaciktir.


Halkimiz, bilimsel ve teknik olarak (ornegin subtronik muzik ve de subliminal mesaj gonderme yoluyla) yapilan ve kendi aleyhine konusturan ve aleyhine ugras verdiren telkinlerle nasil uyur gezer; teslimiyetci; biyolojik otomat formatina girip haklarini goremez ve arayamaz hale sokulduysa, dahasi, geriletildiyse, iste bu telkinlerin aksi istikametinde ve daha kapsamlisi ile kudretli telkin calismalari yapilmasi acil ve zorunludur.


Mustafa Kemal Ataturk, Turk’ten Turklukten bahsederken her zaman yukseltici, ilerletici ozguven saglayan dopdolu kelimeleri deha bilinciyle, basat (dominant) sekilde kullanmistir: “yuksek Turk”; “Turk milleti caliskandir. Turk milleti zekidir.” “Ne mutlu turkum diyene”. Bunun nedeni sudur (spirituel ifade ile,) : 


Agzimizdan cikan sozcukler, birer enerjidir. Bilerek ve suurlu bir sekilde ifade edilmesi gerekir. Cunku hersey bir nabiz gibi atmaktadir. Cunku her atis sonsuz tohumlarin sacilmasina vesile olmaktadir.

Denizli orneginde oldugu gibi, din oyunu aktorlerinin / sefil insanlik dusmani din simsarlarinin yani guzel ahlak dusmanlarinin camilerde cirit atmasinin nedeni cok aciktir: Kemalistlerce" Ataturkcu dusunce sahiplerince bu alanin da bos birakilmasidir. bos birakildigi icin bu alan somurgenler tarafindan doldurulmustur.


Simdiye kadar milletimizin basina gelen butun felaketler kendi talih ve geleceklerini ‘baska birisinin’ eline terk etmesinden kaynaklanmistir. “baska birisi” ifadesi genis kapsamlidir. Insan, maneviyatsiz yapamaz. Zira salt maddiyat yasami kupkurudur. Yani sefil, insanlik dusmani din somuruculerinin camileri us edinmeleri Kemalist-Ataturkcu Dusunce sahiplerince kutsal mimberlerden halkin anlayabilecegi dille ruh ve dusunceye hitap edilerek ahalinin aydinlatilmayisi ve halka yol gosterilmeyisi nedeniyledir.


Hatirlayiniz ki, kutsal mimberlerden halkin anlayabilecegi dille ruh ve dusunceye hitap olunmakla:


Ataturk’un ifadesiyle: ehli islamin vucudu canlanir, dimagi saflanir; imani kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur.


Dusunce ve bilgisindeki kirlilikten dusunemez duruma dusmus olan halkimizi, Ulkemizin her yerinde bulunan kutsal mimberlerden halkin anlayabilecegi dill, ruh ve dusunceye hitap edilerek:


- Hakimiyet’in nasil bir nur oldugu, onunde taclarin tahtlarin nasil eridigi;


- Hakimiyet’in mide meselesi olmadigi, benmerkezciligin kendine hakimiyetsizligin ta kendisi oldugu;


- Duygularini somurtturmelerinin, beyinlerini yagmalattirmalarinin cok buyuk zaaf oldugu, bunun neticesi olarak da Turkiye cumhuriyeti olarak icinde bulundugumuz amansiz halin, kendinin ve milletinin Hakimiyetsizliginin bir sonucu oldugu;


- Kendine hakimiyetin, bilinen oz ifadeyle eline, beline, diline, zihnine, hakimiyetle gerceklesebildigi;


- Kendine hakim olamayanin hic bir sey yapamayacagi, o nedenle de kendine hakim olamayan bireylerin olusturdugu toplumlarin Milli Hakimiyetinin de olamayacagi;


- Kendine hakimiyetin tam olmadigi yerde ozgurluk ve bagimsizligin da dogal olarak elin, belin, dilin yani bu araclarin hakimiyetine gececegi ve bunun neticesinde ferdi ve milli benligin kaybolacagi; (bkz. somurge olmayi arzulayan Fatih Altayli’nin sundugu vatan haini kizlara) (bkz. turbanlilarin ulkemizin bagimsizligina goz dikmelerine, el koymalarina, milletimize ait ne varsa satmalarina ) (bkz. Eline, diline, beline hakim olamayanlarin bir bez parcasina bagli namuslarina- namussuzluklarina)


- Her ne kadar bunlarin tersini yapmayi secmenin de ozgurluk oldugu soylenirse soylensin bunun ozgurlugun kotuye kullanim oldugu; 


Ozetle, Islamin 5 sartinin, butun dinlerde mevcut olan 10 emir’in, tamamen kendine kisacasi eline beline diline beynine hakimiyet icin verildigi;


Isa peygamber hz’in, “dusuncelerinizden bile sorumlusunuz” ifadesiyle ferdin kendi beynine zihnine hakimiyetini gerceklestirmesinin zorunlu oldugu;


Yani, Milli hakimiyetin, bireyin kendine olan hakimiyetiyle basladigi;


Hakimiyeti hayatlarina sokamayanlarin yani 10 emre hilafsiz uymayanin  namuslu olamayacagi;


Aplike edebilmenin de yani kendi uzerinde -icguduleri, istekleri duygulari vicdani uzerinde - hakimiyet kurabilmenin de temelinde saglam bilgi ve bilincliligin bulundugu;


( kaba bir iki Ornekle: kendine hakim olamayip gunah isleyenlere, “Iste su kadar su duayi okursan gunahlarindan affolursun” seklinde muslumanlarda gorulen seyin, hristiyanlardaki gunah cikarmanin bir versiyonu oldugu; Gunah cikarmanin da, dinin yozlasmasinin esasli bir gostergesi oldugu; )


Takiyyenin, tum Kutsal Kitaplarin, “Yalan soylemeyeceksin; Dogru ol!’ emri ile tamamen celistigi, dahasi bir sirk olarak Kur”an’in dusmani oldugu (takiyyeyi savunmak kesinlikle “seytani” bir ifade ve eylemdir. Cunki takiyye yani riya / oldugu gibi gorunmeme, Islam Peygamberi'nin ifadesiyle, ‘sirk-i hafî' yani ‘gizli putperestlik'tir.
Riyakârligin insanligin hayatina bir ur, bir kanser gibi musallat ettigi tip, onursuz, guvenilmez insan tipidir. Bir gulucugun, bir tutam sakalin, iki rekât namazin, bes kurusluk sadakanin; AB-D “yardimlarinin”; AB uyeligi arkasinda kâinat dolusu rezilligi saklayabilir riya.) ;


Kuran'in yeterli oldugunu, her seyi acikladigini ve gerekli teferruatlari verdigini basta Kuran'in kendisi soyledigi halde, Mezhep ve Tarikatlarin varlik nedeninin esasen Din’in kaynagindan ogrenilmesini engelleme faaliyeti oldugu;


Allah’in emrinin cok calismak oldugu bilindigi halde, ici bos dualara yonelmenin, ornegin, cami onlerinde bolca satilan “Gullu kitap” taki ogutlere uymanin ‘buyu’ islemlerinden bir versiyon oldugunu


Calismak demenin ise, bosuna yorulmak, terlemek olmadigi, zamanin icaplarina gore ilim ve fen her türlü medeni buluslardan azami derecede yararlanmak zorunlulugu oldugu;


vd; hususlarinda, kalp ve vicdanlarina hitap ederek, kutsal mimberlerden kamuoyunun yeterince ve saglam bilgiyle bilinclendirilmesi gerektigi apaciktir.


Cesitli maniplasyonlarla elinden alinan hakimiyetine nasil sahip cikabilecegi konusunda, dini, siyasi, ekonomik, sosyal vd maniplasyonlar ve olasi maniplasyonlara uyanik kalmak hususlarinda, halkimizin idraklenmeleri ve bilinclenmeleri icin bugune kadar ellerinden tutulmus olsaydi, camiler, seytan hizmetkarlarinin cirit attigi yani halkimizi karanlıga ve sirke ilettıii yer olmazdi.


Karanlik, nursuzluktur yani ilim ve fennin; medeniyetin nurlariyla isiyamamaktir. Butun kotuluklerin anasi cahilliktir. Cahillik, nursuzluktur, isiksiz kalmaktir.


Hutbe okumaktan amac ahalinin aydinlatilmasi ve ona yol gosterilmesidir. Baska birsey degildir. O nedenle, hutbe okuyacak olanlarin sahip olmalari gereken ilmi nitelikler, ozel liyakat ve genel kulture sahip olmalari cok onemlidir.
Yuz, ikiyuz, hatta bin yil onceki hutbeleri okumak, insanlari cahillik ve cagin gerisinde birakmak demektir. iste, bugune degin camilerde yapilmis olan bu oldugu nedeniyledir ki ornegin, cok namussuzlar da, irtica da iktidar olabilmis, ornegin Denizlideki o buyuk kotuluk kitabi camilerde dagitilabilmistir.


Toparlayarak soyleyecek olursak, minberlerde soylenecek sozlerin bilinmesi ve anlasilmasi, ilim ve fen gerceklerine uygun olmasi lazimdir. Hutbe okumaktan amac ahalinin aydinlatilmasi ve ona yol gosterilmesi oldugundan hutbeyi verenlerin siyasi olaylari, sosyal ve medeni olaylari hergun izlemeleri zorunludur. Bunlar bilinmedigi takdirde halka yanlis telkinler verilmis olur.


Halkin temiz, saf duygularindan yararlanarak milletin maneviyatina el uzatan kimseler ve onlarin izleyicileri ve muritleri elbette ki bir takim cahillerden, insanlik dusmanlarindan ibarettir. Bunlar Turk milleti icin sorun olusturacak durumlarin meydana gelmesinde daima etken olmuslardir. Milletimizin onunde acilan kurtulus ufuklarinda araliksiz yol almasina engel olmaya calisanlar hep bu kurumlar ve bu kurumlarin mensuplari olmustur. O nedenle Kemalist-Ataturkcu Dusunce sahipleri kutsal mimberlerden de millete surekli anlatmalidir ki, bunlarin millet bunyesinde yaptiklari tahribati hissetmek lazimdir. Bunlarin varligini hos goru ile karsilayanlarla Menemen’de Kubilay’in basi kesilirken seyretmeye katlananlar ve hatta alkislamaya cesaret edenler aynidir.

Halkimiz, hakimiyet hususunda ayrintili bir sekilde (orn, “kelebek etkisi” ‘kuantum” bilgisinin idrakiyle) aydinlatilmali bilgilendirilmelidir. Ki;


Bılgı hatayı duzeltır.


Bılgı, esaretın sonu demektır. bılgı, guc demektır. 

Guc, cesurca hedefı gormektır.
 

Hakımıyet hususunda saglam ve tam bılgı kaynagımız, dunya'nın yenı donemı ıcın en ustun merkez bılgı olan Mustafa Kemal Ataturk'tur.

Bilgimiz odur ki, kiyametine kadar dunya, ‘hakimiyet donemi / hakimiyet realitesi’ni calisacak, yasayacaktir. Yani, spirituel ifade ile, hakimiyet donemi / hakimiyet realitesi, bu dunya okulunun bitis realitesidir.


Hakimiyet donemi bilgileri ellerimizdedir. Dahasi, tum dunyanin elindedir. Ve, dunyanin hic bir ulkesinde ‘hakimiyet kayitsiz sartsi milletindir’ ilkesi soylenmemistir, gorulmemistir. Unutmayiniz, agzimizdan cikan sozcukler birer enerjidir. Agzimizdan cikan sozcukleri bilerek ve suurlu bir sekilde telaffuz etmek zorundayiz. Tipki Ataturk gibi.


Netice olarak tekrarlayalim ki, yuksek medeniyet ufkunda yeni bir medeniyet gunesi gibi dogmakla vazifeli ulke Turkiye, tam bagimsizligini ve kayitsiz sartsiz hakimiyetini somutlastiracaktir. Bu husus, konsantrasyon isidir, cehit isidir. Boyle durumlarda, varligin onunde kapilar acilir, hatta engel duvarlari yikilir.


Kaynakca: Mustafa Kemal Ataturk’un gorus ve direktifleridir. (Ataturkculuk; Genel Kurmay Baskanliginca Hazirlanmistir: 1. Kitap; Milli Egitim Basimevi)
 

Not: (1) “…. bu Asya milletinin icinde daha karisik, suni, bos inanclardan ibaret bir din daha vardir. Fakat bu cahiller, bu gucsuzler (zavallilar) sirasi gelince, aydinlanacaklardir. Onlar aydinliga yaklasmazlarsa, kendilerini yok ve mahkum etmisler demektir. Onlari Kurtaracagiz.“
Mustafa Kemal Ataturk; 1923